Elif'in birkaç haftadır çalışmaları sonuç verdi ve artık kızım yürüyor. Önce oturup kalkma ile başladı. Ayakta dengede durma çalışmalarıydı ilk hedef. Birkaç saniyelik dengeler sonra uzamaya başladı, Daha sonra elindeki oyuncakla ayakta durma denemelerine geçti. Yavaş yavaş bu denge çalışmaları adıma dönüştü ve önce bir-iki adım, sonra üç-dört ve şu anda artık yürüyor. Dün kreşten onu almaya gittiğimde odanın bir ucundan kapının oraya kadar yürüyerek geldi.
Çocuklarımın gelişmelerini hayretle ve heyecanla izliyorum. Onlarla gurur duyuyorum ama aynı zamanda biz yetişkin insanları düşünüyorum. Başarı aslında çok yakın. İnanç, azim ve çalışmak...
Kızım, umarım hayatının her aşamasında mutluluğun, azmin ve çalışkanlığın seninle beraber olurlar.
Bu blog doktora yaparken çocuk yetiştirmenin zorluklarının yanında ne tam zamanlı anne baba, ne tam zamanlı öğrenci ne de tam zamanlı bir çalışan olamamanın verdiği rahatsızlığın bir ürünü. Çocuklarımız çok büyümeden ve zaman elimizden daha fazla akıp gitmeden birşeylerin notunu biryerlere düşme isteği aslında. Bir nevi bizim ailemizi konu alan bir tez çalışması. Hiç bir zaman tam yapılandırılamamış ve hep yeni hedefler içeren.
2 Mart 2016 Çarşamba
10 Şubat 2016 Çarşamba
Süt Anne
Bu iş görüşmeleri sırasında bir oraya bir buraya giderken kızım Elif'i sadece fiziksel olarak değil duygusal olarak da kendimden mahrum bırakıyor olmak beni üzüyordu. Anne ve çocuk arasındaki bağ çocucuğu sadece beslemekten çok da öte. Özellikle de emzirince. O tensel dokunuş benim için önemli olduğu kadar Elif için de çok önemli biliyorum. Bir haftalık yokluk Elifi'e bu tensel sıcaklığın eksikliğini hissettirmişti sanırım. İşte tam bu sırada Mehtap yardımımıza koşmuş ve kızımın süt annesi olmuştu.
Mehtap bana Elif'in ona nasıl sarıldığını ve o anki huzurunu anlatınca ikimiz de çok duygulandık. Benim için bu durum kızımın o an rahatlamasından çok daha öteydi. Kızımın artık bir süt annesi vardı. Bu çok güçlü birşeydi. Onu her zaman koruyacak, kollayacak ve onun iyiliği için dua edecek bir değil iki annesi vardı şimdi. ve bu ne kadar değerli birşeydi. Bu iş görüşmeleri benim için çok iyi sonuçlanmasa da kızıma bir süt anne kazandırmıştı.
Mehtap bana Elif'in ona nasıl sarıldığını ve o anki huzurunu anlatınca ikimiz de çok duygulandık. Benim için bu durum kızımın o an rahatlamasından çok daha öteydi. Kızımın artık bir süt annesi vardı. Bu çok güçlü birşeydi. Onu her zaman koruyacak, kollayacak ve onun iyiliği için dua edecek bir değil iki annesi vardı şimdi. ve bu ne kadar değerli birşeydi. Bu iş görüşmeleri benim için çok iyi sonuçlanmasa da kızıma bir süt anne kazandırmıştı.
3 Şubat 2016 Çarşamba
Elif'den Ayrı Geçen Geceler
Bu ay kızımla ilk ayrılıklarımızı yaşadık. İş görüşmeleri dolayısıyla önce Northern Iowa üniversitesi için Cedar Falls'a, sonra Illinois State Üniversitesi, Normal Bloomington'a en son da dün Northern Kentucky Üniversitesi görüşmesi için Cincinati/Kentucky'e gittim. Bu görüşmeler o kadar üst üste oldu ki Emre evde üç çocukla ben yollarda çok yorulduk. Umarım birisinden veya birkaçından güzel haberler alırım. Bütün bunlar olurken sadece görüşmelerin değil Elif'i arkada bırakcak olmanın sıkıntısı vardı. Bilge bebekken onu gittiğim iki konferansa yanımda götürmüştüm ama iş görüşmeleri konferanstan çok daha yoğun oluyor. Sabah erken saatte başlayıp akşam 8'e, 9'a kadar sürdüğü oluyor. Yani bu kadar uzun bir süre ne Elif'i bilmediğim bir bakıcı ile barakabilirim ne de bakıcıya para yetiştirebilirim. Ayrıca Bilge'yi yanımda götürdüğümde çok zorlanmıştım. Bakıcılara tam güvenemiyorsun. Sosyal etkinliklere katılmak yerine bir an önce çocuğunun yanına gitmek istiyorsun. Epey bir zor olmuştu.
Neyse ki ek gıdaya başladığımız bir dönem. Elif'e bir kaç aydır ek gıda veriyorum. Önceleri tükürdü istemedi ama şu anda hemen hemen herşeyi yiyor. Öyle ilk aylarda olduğu gibi sürekli süt yetiştirme stresi yok. Ama özellikle Iowa ve İllinois arka arkayaydı ve o görüşmelerden önce dolaba gidip gidip buzluktaki süt deposunu kontrol ediyordum. Acaba yeterli olacak mı, süt biterse ne olacak endişesi ile. Hatta ara tatilde formula bile denemeye çalıştım. Süt biterse şimdiden içmeye alışşına diye ama istemedi. Şimdi bu görüşmelerin hepsi bitti ve korktuğum hiç birşey olmadı. Elif geceleri ağlayarak geçirmedi, gece acıktığında biberona itiraz etmemiş. Dolapta hala yeteri kadar süt depomuz var. Okulda biraz daha fazla öğretmenlerine sarılmak istemiş ama genel olarak mutluymuş. Aslında o kadar endişelenmem yersizmiş ama annelik duygusallığı işte insan engel olamıyor.
Ben ise bu arada daha profesyonel bir anne oldum. Süt pompam hep yanımaydı. Gittiğim otellerde ilk işim süt sağıp otel görevlisinden buzlukta saklamasını rica etmek oluyordu. Otelden çıkmadan aynı şekilde. Gün içerisinde süt sağmamış olsam bile sabah sağdığım için o kadar rahatsızlık duymadım. Akşam vakit biraz ilerleyince biriken süt rahatsız etmeye başlasa da o kadar kötü olmadı. Süt poşetlerinin biri hariç hepsi donmuş olduğu için yol boyunca rahatça taşıyabildim. Uçaklara inip bınerken hostesleren sütleri buzlu bölmede tutmalarını rica ettim. En son artık Kentucky dönüşü havalanı bekleme süresi uzayınca aile tuvaletlerinin birinde süt bile sağdım. Arkadaşımın verdiği saklama kabı ve içine önceden koyduğumuz buzlarla uzun bir bekleme süresine rağmen Elif için depoladığım sütleri bozulmadan getirebildim. Bir dahaki seyahatlar için kullanılmak üzere buzlukta boşalan rafları yenisi ile doldurmuş oldum.
Bilge'yi yanımda konferanslara götürdüğümde anne olarak benim için rahat ediyordu ama şimdi düşününce aslında o kadar iyi bir karar olmadığını çok iyi görüyorum. Çocuklar alışık oldukları ortamda ve alışık oldukları insanlarla daha huzurlu oluyorlar. Elif bu ilk ayrılık günlerimizi yabancı bir otel odasında ilk defa göreceği bir bakıcı ile geçirmek yerine evimizde veya kreşte, babası veya öğretmenleri ile beraber geçirerek çok daha huzurlu bir şekilde atlatmıştı.
6 Ocak 2016 Çarşamba
Hasta Olmak ya da Olmamak
Bu kış tatilinde ailecek Amerika'da ilk uzun yolculuğumuza çıkalım dedik ve araba ile Georgia'ya arkadaşlarımızı görmeye gittik. Hava sıcak, özlediğimiz arkadaşlarımızla bir aradayız, çocukların oynayacağı alan ve arkadaşları var. Çocuklar okyanusa girme fırsatı bile buldular. Herşey iyi gidiyor derken Bilge ateşlendi. Merallerde kaldığımız günün ilk gecesi ateşi çıktı. Sonraki gece hem Bilge hem Elif. Geceyi bir Bilge'nin bir Elif'in ateşini ölçerek geçirdik. Ertesi gün dönüş için yola çıktık. Herhangi bir durumda çaresiz kalmayalım diye çocuklar için ateş düşürücüleri yanımıza aldık. Bilge de Elif de hafif ateşliydiler ama korktuğumuz gibi olmadı. Eve akşam 10:30 gibi geldik. Yaklaşık 15 saattir yollardaydık ve hepimiz de çok yorgunduk. Hemen yattık. Gece ikisi de yeniden ateşlendiler. Emre Bilge ile ben ise Elif ile ilgilendim. Ertesi gün Bilge toparladı ama Elif'in durumu daha kötüye gidiyordu.
Çocuklar nedense hasta olmak için hep zor zamanları kolluyorlar. Yılın son gününde acilen bir doktor ayarlamak çok zor olacaktı. Emre ile bir gece daha bekleyelim dedik. Elif'in ateşli üçüncü gecesi olacaktı. Ateşin düşmesini umarken Elif daha kötüleşti. Bir yandan Elif'i banyoya sokuyor bir yandan da ateş düşürücü vermeye çalışıyordum. En son verdiğim ateş düşürücü ile brilikte tüm içtiği sütü de kusunca ben iyice panikledim. Sabah, yani yeni yılın ilk gününde. kızım ile acile gittik. Orada verdikleri ateş düşürücüyü de kustu. Kapsül vermek zorunda kaldılar. Aslında acile götürmek ne kadar iyi bir fikir bilemiyorum ama insan çaresiz kalınca ne yapacağını şaşırıyor. En azından ateşini düşürdüler. Ciğerlerinde herhangi bir sorun olmadığını anladık ama onun haricinde hiç bir yardımları olmadı. Doktor reçete olarak antibiyotik yazdı ve eğer durumu kötüleşirse ve kulağına doğru elini götürmeye başlarsa antibiyotiği kullanabilirsin dedi. Bu durum beni iyice rahatsız etti. Ne yapacaığını bilemeyen ben şimdi yeni bir bilinmezlik ile karşı karşıyaydım. Elif'in o gece de ateşi devam etti. Ertesi gün tüm vücudunu kızarıklıklar sardı. Pazartesi kendimizi Elif'in doktoruna nasıl attığımızı bilemedim. Doktor Elif'in hastalığın kötü dönemini atlattığını söyledi. 6. hastalık adı verilen bir hastalık geçirmiş. Aslında Elif'in vücudundaki kızarıklıklardan sonra bunu tahmın etmiştim. Bilge'ye de aynı durum olmuştu. Nedense bu hain hastalık hep seyahat zamanlarını kolluyor. Bilge 13 aylıktı ve biz Türkiye'deydik. Oğlum ateşten başını kaldıramıyordu. Orada da aynı hatayı yapıp oğluma antibiyotik vermişlerdi. O zaman antibiyotiğin neden işe yaramadığını anlamamıştım. Durumu bir türlü iyileşmiyordu. Şimdi bunu çok daha iyi biliyorum. 6. hastalık bakteriyel bir hastalık değil o yüzden antibiyotik hiç bir işe yaramıyor. Hastalığın ateş dönemi çok zor geçiyor ve normalden uzun sürüyor. Bilge ateşten sonra daha çabuk toparlamıştı. Elif hala öksürüyor ve burnu akıyor.
Çocuklar hasta olunca insanın eli kolu bağlanıyor. Ne yapacağını bilemiyor. Bilge'nin ateşi üç gün sürdü. Sonraki günlerde iyileşmesine rağmen arada yanıma geliyor bana "anne ben hastayım demi" diye soruyordu. Sanki hala hasta olmayı ıster gibi. Sonra Meryem elinde ateş ölçer ile gelmeye başladı yanıma. Anne ateşimi ölçer misin diye birkaç kere ateşini ölçtürdü. Sonra dayanamadı ve hasta olmayı istediğini itiraf etti. Elif hasta idi, Bilge hasta idi ve herkes onlarla ilgileniyordu. Meryem özel ilgi istiyordu ve bunun tek yolu hasta olmak ise hasta olmayı istiyordu. Birkaç gün ısrarla ateşinin olup olmadığını sordu durdu. Hepsinin burnu akıyordu ama ateşi yoktu ve bence iyiki de yoktu ama o herseferinde çok üzülüyordu.
Dün Meryem ile senelik kontrolü için doktora gittik. Meryem ara ara kulağında ağrıdan şikayet ediyordu. Bunu doktora belirttim. Doktor Meryem'in kulağına bakınca onun orta kulak iltihabı geçirdiğini ve antibiyotik kullanması gerektiğini söyledi. Aslında Meryem de hastaydı ama hem ağrıya ve acıya karşı daha direncli olmasından hem de herhangi bir ateşli belirtisi olmadığından dolayı biz onu tamamen ihmal etmiştik.
Son günlerde Bilge ve Elif'in hastalığından o kadar çok yorulmuştuk ki sanki Meryem'e güçlü olma ve hasta olmama görevini vermiştik. Ama gerçek öyle değil ki. Daha çok küçük. Ve günlerdir benim ilgim için yalvarır halleri aklıma gelince o ilgi isteğinin sadece manevi bir ihtiyaç olmadığını aynı zamanda fiziksel yorgunluğunun da dışa vurumu olduğunu şimdi farkediyorum. İnsanın hem manevi hem de maddi olarak çocuklarına hak ettikleri ilgiyi ve zamanı ayırabilmesi gerekiyor. Bir evde üç veya bir çocuk olması bu gerçeği değiştirmemeli. Bunu kendimize sık sık hatırlatmamız gerekiyor sanırım.
Çocuklar nedense hasta olmak için hep zor zamanları kolluyorlar. Yılın son gününde acilen bir doktor ayarlamak çok zor olacaktı. Emre ile bir gece daha bekleyelim dedik. Elif'in ateşli üçüncü gecesi olacaktı. Ateşin düşmesini umarken Elif daha kötüleşti. Bir yandan Elif'i banyoya sokuyor bir yandan da ateş düşürücü vermeye çalışıyordum. En son verdiğim ateş düşürücü ile brilikte tüm içtiği sütü de kusunca ben iyice panikledim. Sabah, yani yeni yılın ilk gününde. kızım ile acile gittik. Orada verdikleri ateş düşürücüyü de kustu. Kapsül vermek zorunda kaldılar. Aslında acile götürmek ne kadar iyi bir fikir bilemiyorum ama insan çaresiz kalınca ne yapacağını şaşırıyor. En azından ateşini düşürdüler. Ciğerlerinde herhangi bir sorun olmadığını anladık ama onun haricinde hiç bir yardımları olmadı. Doktor reçete olarak antibiyotik yazdı ve eğer durumu kötüleşirse ve kulağına doğru elini götürmeye başlarsa antibiyotiği kullanabilirsin dedi. Bu durum beni iyice rahatsız etti. Ne yapacaığını bilemeyen ben şimdi yeni bir bilinmezlik ile karşı karşıyaydım. Elif'in o gece de ateşi devam etti. Ertesi gün tüm vücudunu kızarıklıklar sardı. Pazartesi kendimizi Elif'in doktoruna nasıl attığımızı bilemedim. Doktor Elif'in hastalığın kötü dönemini atlattığını söyledi. 6. hastalık adı verilen bir hastalık geçirmiş. Aslında Elif'in vücudundaki kızarıklıklardan sonra bunu tahmın etmiştim. Bilge'ye de aynı durum olmuştu. Nedense bu hain hastalık hep seyahat zamanlarını kolluyor. Bilge 13 aylıktı ve biz Türkiye'deydik. Oğlum ateşten başını kaldıramıyordu. Orada da aynı hatayı yapıp oğluma antibiyotik vermişlerdi. O zaman antibiyotiğin neden işe yaramadığını anlamamıştım. Durumu bir türlü iyileşmiyordu. Şimdi bunu çok daha iyi biliyorum. 6. hastalık bakteriyel bir hastalık değil o yüzden antibiyotik hiç bir işe yaramıyor. Hastalığın ateş dönemi çok zor geçiyor ve normalden uzun sürüyor. Bilge ateşten sonra daha çabuk toparlamıştı. Elif hala öksürüyor ve burnu akıyor.
Çocuklar hasta olunca insanın eli kolu bağlanıyor. Ne yapacağını bilemiyor. Bilge'nin ateşi üç gün sürdü. Sonraki günlerde iyileşmesine rağmen arada yanıma geliyor bana "anne ben hastayım demi" diye soruyordu. Sanki hala hasta olmayı ıster gibi. Sonra Meryem elinde ateş ölçer ile gelmeye başladı yanıma. Anne ateşimi ölçer misin diye birkaç kere ateşini ölçtürdü. Sonra dayanamadı ve hasta olmayı istediğini itiraf etti. Elif hasta idi, Bilge hasta idi ve herkes onlarla ilgileniyordu. Meryem özel ilgi istiyordu ve bunun tek yolu hasta olmak ise hasta olmayı istiyordu. Birkaç gün ısrarla ateşinin olup olmadığını sordu durdu. Hepsinin burnu akıyordu ama ateşi yoktu ve bence iyiki de yoktu ama o herseferinde çok üzülüyordu.
Dün Meryem ile senelik kontrolü için doktora gittik. Meryem ara ara kulağında ağrıdan şikayet ediyordu. Bunu doktora belirttim. Doktor Meryem'in kulağına bakınca onun orta kulak iltihabı geçirdiğini ve antibiyotik kullanması gerektiğini söyledi. Aslında Meryem de hastaydı ama hem ağrıya ve acıya karşı daha direncli olmasından hem de herhangi bir ateşli belirtisi olmadığından dolayı biz onu tamamen ihmal etmiştik.
Son günlerde Bilge ve Elif'in hastalığından o kadar çok yorulmuştuk ki sanki Meryem'e güçlü olma ve hasta olmama görevini vermiştik. Ama gerçek öyle değil ki. Daha çok küçük. Ve günlerdir benim ilgim için yalvarır halleri aklıma gelince o ilgi isteğinin sadece manevi bir ihtiyaç olmadığını aynı zamanda fiziksel yorgunluğunun da dışa vurumu olduğunu şimdi farkediyorum. İnsanın hem manevi hem de maddi olarak çocuklarına hak ettikleri ilgiyi ve zamanı ayırabilmesi gerekiyor. Bir evde üç veya bir çocuk olması bu gerçeği değiştirmemeli. Bunu kendimize sık sık hatırlatmamız gerekiyor sanırım.
21 Aralık 2015 Pazartesi
Şükran Günü
Bence Şükran günü insanın sahip olduklarına teşekkür etmeyi hatırlattığı için çok güzel bir gün. Biz bu şükran gününü sevdiğimiz arkadaşlarımızla kocaman bir aile olarak geçirdik. Georgia'dan o kadar yoldan kalkıp tatillerini bizimle paylaşmaya gelmişlerdi. Başka değerli bir arkadaşımız olan Asiye ise hiç tereddüt etmeden bize evlerinin anahtarını verdi. Böylelikle hem arkadaşlarımız ile kocaman bir yemek sofrası kuracağımız geniş bir mekanımız oldu hem de onları misafir edebileceğimiz ekstra odalarımız. Ailelerimiz, sağlıklı çocuklarımız, sıcacık bir evimiz, sevdiğimiz işlerimiz ve birlikte vakit geçirmeyi sevdiğimiz, üzüntülerimizi ve mutluluklarımızı paylaşabileceğimiz arkadaşlarımız olduğu için ne kadar teşekkür etsek azdır.
Çocuklar da okulda teşekkürlerini kelimelere döküyorlardı. Meryem her zamanki gibi ailesi için teşekkür ediyordu. Annesi, babası, bebek kardeşi ve Bilge için...
Tabii bir de Erva. Meryem Erva'nın arkadaşı olmasını da teşekkür notlarına eklemişti.
Bilge'nin bu seneki teşekkürü ise bir kişiye adanmıştı. Bilge babası için teşekkür ediyordu. Birazcık kıskandım sanırım ama o kadar güzel ifade etmişti ki ayı zamanda gurur duydum.
Ve tabii ki Bilge'ye böyle hissettiren bir babası olduğu için ben de içimden şükrettim.
Çocuklar da okulda teşekkürlerini kelimelere döküyorlardı. Meryem her zamanki gibi ailesi için teşekkür ediyordu. Annesi, babası, bebek kardeşi ve Bilge için...
Tabii bir de Erva. Meryem Erva'nın arkadaşı olmasını da teşekkür notlarına eklemişti.
Bilge'nin bu seneki teşekkürü ise bir kişiye adanmıştı. Bilge babası için teşekkür ediyordu. Birazcık kıskandım sanırım ama o kadar güzel ifade etmişti ki ayı zamanda gurur duydum.
Ve tabii ki Bilge'ye böyle hissettiren bir babası olduğu için ben de içimden şükrettim.
Oyun Kurucu
Bilge oyun kurucu olmayı seviyor. Zaman zaman Meryem veya benim başlattığım oyunlara dahil olsa bile kendi istediği şekilde kendi rolünü belirliyor.
Hafta sonu tüm günü evde geçirdiğimiz bir gündü. Meryem bu duruma başta öfkeli yaklaştı. Ne yani bütün gün boş boş duracak mıyız diye çıkıştı. Bilge ise kendisine oyun kurmaya başlamıştı bile. Kanepenin minderlerini yere indirip kendisine tren yaptı. Kendisi en başa geçip treni sürüyordu. Elif ise potansiyel yolcu tabii. Başka seçeneği var mı? Meryem'in bu fikir çok hoşuna gitti ve o da Elif'in annesi rolünde yolcu koltuklarının birisinde yerini aldı.
Bir süre sonra tren korsan gemisine dönüştü. Herkes kendi kamarasında vakit geçirdi. Tabii ki Bilge kaptan rolünde.
Sonra kısa süreli bir kavga ile gemiler ayrıldı. Herkes kendi gemisini yaptı derken bir baktılar koca birgün oyunlarla geçivermiş. Hem de hiç sıkılmadan.
Başka bir gün gri sweatshirt ve yeşil pantolonunu giydi. Üzerindeki sweatshirt MSU sweatshirt'e benziyordu. Sparty olmaya çalışıyordu. Önce şapkasının üzerine bir sünger yapıştırmayı denedi baktı olmuyor. Bantlarla kafasını Sparty'e benzemeye çalıştı.
Benzememiş mi ama?

Sparty gibi komiklikler yaptı önce.
Daha sonra epey bir süre Bilge'den MSU Fight song yani Michigan State maçı öncesi çalınan savaş müziğini dinledik.
Başka bir gün Ninja turtle oldu. Elektirik süpürgesinin değnekleri havalarda uçuşuyordu. Başka bir gün atına ters binmiş kovboy...
Bu oyun kurucu olma isteğinin en zor tarafı Bilge'ye kendi istediğim şeyleri yaptırabilmek için epey bir uğraşmam gerekiyor olması. Benim seçtiğim kitabı okumayı kabül etmiyor veya ben her istediğim zaman ona kitap okuyamıyorum. Kitabı açıyorum ve okumaya başlıyorum ama bir süre sonra elimden alıyor ve kendisi sayfaları çevirmeye başlıyor.
Bu hafta sonu Emre ile Meryem Meryem'in piyano grup dersine gitmişlerdi. Oğlum ile başbaşa oyun oynamak için mükemmel bir zaman diye düşündüm. Blokları indirdim ve birlikte araba yolu yapmaya başladık. Yolu biraz zorlaştırıp hayal gücümüzü zorlayalım istedim. Onun yaptığı yolu başka bir tarafa doğru genişletmeye başladım. Hemen itiraz etti. Onun planına uygun bir şekilde yolu tamamladık.
Okula giderken kurt şapkasını taktı. Kurt olmaya karar vermişti. Elif'i bıraktık. Anne ben kurdum tamam mı dedi. Önce tamam dedim. Yerlerde emekleyen üstüne üstlük ara ara koridorda uluyan bir çocuk ile yürümesi epey bir zor bak Bilgecim başka bir oyun oynayalım dedim. Onu kangru veya tavşan olmaya ikna etmeye çalışıyorum. Hemen "anne ben biliyorum bence ben yılan oluyum" dedi. Tamam ulumak yok ama yerlerde sürünüyor. Oğlum bak kangru olmak çok daha eğlenceli diye onu ikna etmeye çalışıyorum. Olmadı tekrar kurt olmaya karar verdi. Bak ama sen öyle ses çıkarınca diğer çocuklar korkar deyince hemen ben biliyorum, sessiz kurt olurum dedi. Ne yapalım başka seçenek var mı, kabul ettim. Meryem ile Bilge'yi bıraktığımız zamanlar aklıma geldi. Onunla da farklı oyunlar oynardık. Genelde ben başlatırdım, sonra Meryem biraz değiştirirdi. Çocukların farklılığna göre paylaştığımız anılar da farklılaşıyor.
Oyun kurucu olmak güzel birşey. Hem kendi yaratıcılığını kullanıyor hem de liderlik yapıyor ama hep oyun kurucu olmayı istemek zaman zaman sınırlaryıcı ve hatta bazen engelleyici olabiliyor. Sadece kendi hayal dünyasının sınırları çerçevesinde oyunlar kuruyor. Yeni öğrenmeleri ise engelleyebiliyor. Zaman zaman var olan oyunların bir parçası olmanın da eğlenceli olabileceğini Bilge'ye gösterebilmemiz gerekiyor.
Hafta sonu tüm günü evde geçirdiğimiz bir gündü. Meryem bu duruma başta öfkeli yaklaştı. Ne yani bütün gün boş boş duracak mıyız diye çıkıştı. Bilge ise kendisine oyun kurmaya başlamıştı bile. Kanepenin minderlerini yere indirip kendisine tren yaptı. Kendisi en başa geçip treni sürüyordu. Elif ise potansiyel yolcu tabii. Başka seçeneği var mı? Meryem'in bu fikir çok hoşuna gitti ve o da Elif'in annesi rolünde yolcu koltuklarının birisinde yerini aldı.
Bir süre sonra tren korsan gemisine dönüştü. Herkes kendi kamarasında vakit geçirdi. Tabii ki Bilge kaptan rolünde.
Sonra kısa süreli bir kavga ile gemiler ayrıldı. Herkes kendi gemisini yaptı derken bir baktılar koca birgün oyunlarla geçivermiş. Hem de hiç sıkılmadan.
Başka bir gün gri sweatshirt ve yeşil pantolonunu giydi. Üzerindeki sweatshirt MSU sweatshirt'e benziyordu. Sparty olmaya çalışıyordu. Önce şapkasının üzerine bir sünger yapıştırmayı denedi baktı olmuyor. Bantlarla kafasını Sparty'e benzemeye çalıştı.
Benzememiş mi ama?

Sparty gibi komiklikler yaptı önce.
Daha sonra epey bir süre Bilge'den MSU Fight song yani Michigan State maçı öncesi çalınan savaş müziğini dinledik.
Başka bir gün Ninja turtle oldu. Elektirik süpürgesinin değnekleri havalarda uçuşuyordu. Başka bir gün atına ters binmiş kovboy...
Bu oyun kurucu olma isteğinin en zor tarafı Bilge'ye kendi istediğim şeyleri yaptırabilmek için epey bir uğraşmam gerekiyor olması. Benim seçtiğim kitabı okumayı kabül etmiyor veya ben her istediğim zaman ona kitap okuyamıyorum. Kitabı açıyorum ve okumaya başlıyorum ama bir süre sonra elimden alıyor ve kendisi sayfaları çevirmeye başlıyor.
Bu hafta sonu Emre ile Meryem Meryem'in piyano grup dersine gitmişlerdi. Oğlum ile başbaşa oyun oynamak için mükemmel bir zaman diye düşündüm. Blokları indirdim ve birlikte araba yolu yapmaya başladık. Yolu biraz zorlaştırıp hayal gücümüzü zorlayalım istedim. Onun yaptığı yolu başka bir tarafa doğru genişletmeye başladım. Hemen itiraz etti. Onun planına uygun bir şekilde yolu tamamladık.
Okula giderken kurt şapkasını taktı. Kurt olmaya karar vermişti. Elif'i bıraktık. Anne ben kurdum tamam mı dedi. Önce tamam dedim. Yerlerde emekleyen üstüne üstlük ara ara koridorda uluyan bir çocuk ile yürümesi epey bir zor bak Bilgecim başka bir oyun oynayalım dedim. Onu kangru veya tavşan olmaya ikna etmeye çalışıyorum. Hemen "anne ben biliyorum bence ben yılan oluyum" dedi. Tamam ulumak yok ama yerlerde sürünüyor. Oğlum bak kangru olmak çok daha eğlenceli diye onu ikna etmeye çalışıyorum. Olmadı tekrar kurt olmaya karar verdi. Bak ama sen öyle ses çıkarınca diğer çocuklar korkar deyince hemen ben biliyorum, sessiz kurt olurum dedi. Ne yapalım başka seçenek var mı, kabul ettim. Meryem ile Bilge'yi bıraktığımız zamanlar aklıma geldi. Onunla da farklı oyunlar oynardık. Genelde ben başlatırdım, sonra Meryem biraz değiştirirdi. Çocukların farklılığna göre paylaştığımız anılar da farklılaşıyor.
Oyun kurucu olmak güzel birşey. Hem kendi yaratıcılığını kullanıyor hem de liderlik yapıyor ama hep oyun kurucu olmayı istemek zaman zaman sınırlaryıcı ve hatta bazen engelleyici olabiliyor. Sadece kendi hayal dünyasının sınırları çerçevesinde oyunlar kuruyor. Yeni öğrenmeleri ise engelleyebiliyor. Zaman zaman var olan oyunların bir parçası olmanın da eğlenceli olabileceğini Bilge'ye gösterebilmemiz gerekiyor.
Bilge ve Elif
Elif bizim çocukların arasında bazen paylaşılamayan bir oyuncak bazen bir hayal kahramanı zaman zaman da annenin yanından uzaklaştırışması gereken potansiyel bir rakip oluyor. Bilge ve Meryem'in Elif'i benim kucağımdan uzaklaştırmak için ilgileniyormuş gibi görünmelerini saymaz isek aslında ikisi de abi ve ablalık rolüne gayet güzel adapte olmuş durumdalar. Ancak Elif'in güvenliği için Elif Bilge'nin gözetiminde ise gözünüzün bir ucu ile onları sürekli bir kontrol altında tutmanız gerekiyor. Daha bir iki gün önce Bilge Elif'i ters çevirmiş heyecanla elleri üzerinde yürütmeye çalışıyordu. Elif'e ilk yemek yedirmeye başladığımız sıralarda ise Elif'in ağzına kocaman bir parça peyniri tıkıştırmaya calışmıs Allah'tan Elif ağzını sıkı sıkıya kapatmış da potansiyel bir boğulma tehlikesinden kurtulmuştuk.
Elif'in varlığı aslında Bilge'ye ona hayallerindeki oyuna eşlik edecek ideal oyun arkadaşını vermişti. Hiç itiraz etmeden onun yanında duruyor, istediği yere taşıyor veya istediği kılığa sokabiliyordu.
Arkasına iliştirdiği mavi bir battaniye ile Elif birgün Superman oluyor.
Kucağında koca Elif'in arkasına iliştirdiği koca bir battaniye ile Elif'i odadan odaya taşıyordu. Bir başka gün sandalyayenin bir ucuna Elif'i koymuş ve birlikte peekaboo yani "CE" yapıyorlardı.
İkisi de ortada yok. Bunlar nereye kayboldu derken bir bakıyorum odalarına kapanmışlar. Yatakta evcilik oynuyorlar.
Akşam olmuş, ikisinin de uyuması gerekiyormuş. Yani Bilge ile hayat epey bir keyifli. Tek bir problem var. Elif için neyin zararlı neyin zararlı olmayacağı konusunda hala bir fikir birliğine ulaşmış değiliz. En son Elif'e neden koç yapamayacağını anlatmaya çalışıyordum. Sırtına hızlıca vurup koç demek için Elif'in çok küçük olduğunu anlaması biraz zaman aldı.
Elif'in varlığı aslında Bilge'ye ona hayallerindeki oyuna eşlik edecek ideal oyun arkadaşını vermişti. Hiç itiraz etmeden onun yanında duruyor, istediği yere taşıyor veya istediği kılığa sokabiliyordu.
Arkasına iliştirdiği mavi bir battaniye ile Elif birgün Superman oluyor.
Kucağında koca Elif'in arkasına iliştirdiği koca bir battaniye ile Elif'i odadan odaya taşıyordu. Bir başka gün sandalyayenin bir ucuna Elif'i koymuş ve birlikte peekaboo yani "CE" yapıyorlardı.
İkisi de ortada yok. Bunlar nereye kayboldu derken bir bakıyorum odalarına kapanmışlar. Yatakta evcilik oynuyorlar.
Akşam olmuş, ikisinin de uyuması gerekiyormuş. Yani Bilge ile hayat epey bir keyifli. Tek bir problem var. Elif için neyin zararlı neyin zararlı olmayacağı konusunda hala bir fikir birliğine ulaşmış değiliz. En son Elif'e neden koç yapamayacağını anlatmaya çalışıyordum. Sırtına hızlıca vurup koç demek için Elif'in çok küçük olduğunu anlaması biraz zaman aldı.
19 Aralık 2015 Cumartesi
Bebek Kokusu
Meryem Elif'e sarıldıktan sonra bana döndü ve anne Elif neden artık kokmuyor dedi. Bu soru üzerine Elif'i ben de kokladım ve Meryem haklıydı. Elif'in o bebek kokusu gitmişti. Sarılınca yumuşacıktı, sıcacıktı ama o bebeklere özgü koku uçup gitmişti. Zaman ne kadar da hızlı geçiyorsun...
7 Aralık 2015 Pazartesi
Elif 6 aylık!
Kızım 6 ayını doldurdun artık. Daha 6 ayın dolmadan emeklemeye başladın tıpkı abin ve ablan gibi. Seninle uzun bir yolculuk yaptık. 11 Kasım'da biz Türkiyedeydik ve sen önce oturmaya sonra da birden emeklemeye başladın. Herşey bir anda gelişti. Oturabiliyor olman benim yolcukta işimi epey bir kolaylaştırdı. Seni tutmaktan yorulduğum an yere bir battaniye serdim, önüne birkaç oyuncak koydum ve o anlar benim için nefes alma zamanı oldu.
6 aylık olmanla birlikte sana yemek verme heyecanı ile bir sürü yemeği denedim ama maalesef şu anda hiç birinde başarılı olamadım. İlk başta sana verdiğimi tükürüyordun şimdi ise kararlı bir şekilde ağzını kapalı tutuyorsun. Bakalım ne kadar sürede süt haricinde başka tadların da farkına varacaksın. Nedense bebeklerimin hiç birinde bu yemek yeme konusunda başarıya ulaşamadım. Ancak önüne koyduğum yemekle oynamaya hiç itirazın yok. Seni her seferinde büyük bir hevesle mama sandalyene oturtuyorum bir iki deniyorum bakıyorum olmuyor. eline kaşığı veriyorum sen kaşık dolusu yemekleri biraz ağzına biraz etrafına saçarak yemek yemeyi bir oyuna dönüştürüyorsun.
Her an herşey senin için bir oyuncak olabiliyor. Elimin altında, çantamda artık ne varsa. Hemen herşey ağzının içinde, dişlerinin kaşınmasını rahatlatacak bir araca dönüşebiliyor. Gücünün sınırlarını zorlamayı seviyorsun. Şu aralar bir yerlere tutunarak iki ayağının üzerinde durmaya çalışıyorsun.
Her an heryerdesin o yüzden eve çok daha fazla dikkat etmemiz gerekecek. yakında dolapları karıştırmaya başlayacaksın gibi görünüyor. Meryem ve Bilge bulaşık makinasının kapağının açıldığını duyar duymaz soluğu makinanın yanında alırlardı sanırım senin de bu rutini devam ettirmen yakındır.
Meryem ile Bilge ile olan bütün bu benzerliklerinin dışında senin dişlerin epey bir erken geldi. Meryem ve Bilge'nin ilk dişleri ilk doğum günlerinden sonra gelmişti. Sen daha 6 aylıksın ve ilk dişin göründü bile. Bakalım ilk kelimelerin de erken mi gelecek yoksa sen de bir yaşının dolmasını mı bekleyeceksin.
Benim minik Elif'im, gün ışığım... O yüzüne yayılan kocaman gülümsemeni çok seviyorum. Kocaman kahkahalarla gülmeni, her ortamda kendini meşgul edecek bir şeyler bulmanı çok seviyorum. Bir de tabii geceleri seni içime çekerek uyumayı. Zaman çok hızlı geçiyor ve ben senin her anına doyabilmeyi istiyorum. Şu aralar hayatımızda zor zamanlar. Hiç bir zaman bundan daha kolay olmayacak belki ama şu aralar hayatımızdaki belirsizlik, çok önceden tamamlanmış olması gerekirken yılan hikayesine dönmüş tezim, biran umut sonra bir sürü umutsuzlukla dolu iş arama çalışmalarım, Meryem ve Bilge'nin büyüme sancıları ile hayatımıza giren yeni kaygılar beni bazen o kadar bunlatıyor ki sanki içimdeki tüm enerjiyi alıyor götürüyor ve sonra birden sana bakıyorum ve içim ısınıveriyor. Tüm karanlıklarımı dağıtıyor, umutlarım yeniden yeşeriyor. Seni seviyorum bir tanem. Hem de çok. Belki de en çok benim ihtıyacım olduğu için sen bu zamanda doğdun.
6 aylık olmanla birlikte sana yemek verme heyecanı ile bir sürü yemeği denedim ama maalesef şu anda hiç birinde başarılı olamadım. İlk başta sana verdiğimi tükürüyordun şimdi ise kararlı bir şekilde ağzını kapalı tutuyorsun. Bakalım ne kadar sürede süt haricinde başka tadların da farkına varacaksın. Nedense bebeklerimin hiç birinde bu yemek yeme konusunda başarıya ulaşamadım. Ancak önüne koyduğum yemekle oynamaya hiç itirazın yok. Seni her seferinde büyük bir hevesle mama sandalyene oturtuyorum bir iki deniyorum bakıyorum olmuyor. eline kaşığı veriyorum sen kaşık dolusu yemekleri biraz ağzına biraz etrafına saçarak yemek yemeyi bir oyuna dönüştürüyorsun.
Her an herşey senin için bir oyuncak olabiliyor. Elimin altında, çantamda artık ne varsa. Hemen herşey ağzının içinde, dişlerinin kaşınmasını rahatlatacak bir araca dönüşebiliyor. Gücünün sınırlarını zorlamayı seviyorsun. Şu aralar bir yerlere tutunarak iki ayağının üzerinde durmaya çalışıyorsun.
Her an heryerdesin o yüzden eve çok daha fazla dikkat etmemiz gerekecek. yakında dolapları karıştırmaya başlayacaksın gibi görünüyor. Meryem ve Bilge bulaşık makinasının kapağının açıldığını duyar duymaz soluğu makinanın yanında alırlardı sanırım senin de bu rutini devam ettirmen yakındır.
Meryem ile Bilge ile olan bütün bu benzerliklerinin dışında senin dişlerin epey bir erken geldi. Meryem ve Bilge'nin ilk dişleri ilk doğum günlerinden sonra gelmişti. Sen daha 6 aylıksın ve ilk dişin göründü bile. Bakalım ilk kelimelerin de erken mi gelecek yoksa sen de bir yaşının dolmasını mı bekleyeceksin.
Benim minik Elif'im, gün ışığım... O yüzüne yayılan kocaman gülümsemeni çok seviyorum. Kocaman kahkahalarla gülmeni, her ortamda kendini meşgul edecek bir şeyler bulmanı çok seviyorum. Bir de tabii geceleri seni içime çekerek uyumayı. Zaman çok hızlı geçiyor ve ben senin her anına doyabilmeyi istiyorum. Şu aralar hayatımızda zor zamanlar. Hiç bir zaman bundan daha kolay olmayacak belki ama şu aralar hayatımızdaki belirsizlik, çok önceden tamamlanmış olması gerekirken yılan hikayesine dönmüş tezim, biran umut sonra bir sürü umutsuzlukla dolu iş arama çalışmalarım, Meryem ve Bilge'nin büyüme sancıları ile hayatımıza giren yeni kaygılar beni bazen o kadar bunlatıyor ki sanki içimdeki tüm enerjiyi alıyor götürüyor ve sonra birden sana bakıyorum ve içim ısınıveriyor. Tüm karanlıklarımı dağıtıyor, umutlarım yeniden yeşeriyor. Seni seviyorum bir tanem. Hem de çok. Belki de en çok benim ihtıyacım olduğu için sen bu zamanda doğdun.
10 Kasım 2015 Salı
İyi ki Doğdun Bilge!
Canım oğlum dün 4 yaşını doldurdu. Bu sene doğum günü için o kadar heyecanlıydı ki biz bile artık gelsin dedik. Eylül'den beri Kasım'ı bekliyoruz. Doğum gününü kutlamak için kendi kendine planlar yaptı. Bana market alışverişimiz sırasında nasıl kek istediğini gösterdi. Kekinin üzerinde oyuncak süslemesi olmalıydı. Okuldan hangi arkadaşlarını doğum gününde görmek istediğini bile tek tek saydı. Bu sene için okul arkadaşlarını çağıramayacağımızı, sadece küçük bir grupla yapacağımızı söyledim. İleride büyük bir evimiz olduğunda istediği arkadaşlarını davet edebileceğini söyledim. Önce sadece erkekler olsun dedi. Ancak buradaki Türk topluluğunda kızlar daha çoğunlukta. Kızların da olabileceği iznini küçük bir ikna sürecinden sonra alabildim.
Pazar sabahı uyandığında ona doğum gününü o gün kutlayacağımız müjdesini verdim. Heyecanla mutfak çekmecelerini karıştırmaya başladı. Sonra birkaç eski mum buldu. Çeşmede yıkayıp özenle bir köşeye koydu. Anne kek be light lazım onları alalım olur mu dedi. Planlarını yapmıştı bile.
Kekimizi evde yaptık. Üzerine süpriz batman oyuncağı koydum. Çocuklar gelince bir süre dışarıda oynadılar. Onlara çöp poşetleri ile çuvalla zıplama yarışması yaptırdım.
Biraz olsun dışarıda enerjilerini atınca eve geldik. Kıtap ayıracı süsleme aktivitesini masa başında yaptıktan sonra pizza, patatesli sigara böreği ve meyveden oluşan menümüzden yemekleri seçip karınlarını hızlı bir şekilde doyurdular. Bilge kek için sabırsızlanıyordu. Sonunda mum üfleme zamanı gelmişti. Heyecanla pastanın başına geldi, iki sarı iki mavi olan dört mum seçip pastanın üzerine koyduk. Mumlarını üfleyip pastasını kestik.
En eğlenceli kısmı hediyelerdi. Ninja kaplumbağa saati, ayakkabıları, demir adam oyuncağı favorileri arasındaydı.
Heyecanını ve ayrıntılara gösterdiğin ilgini çok seviyorum. Amerikalıların multitasking dediği yetenek sende fazlası ile var. Bir köşede kendi oyununu oynarken bir kulağın ve nasıl oluyor bilmiyorum ama bir gözün de etrafında olan bitenlerde. Kendi oyununu tamamlayıp sonra bütün ayrıntıları ile başka bir aktiviteye başlıyabiliyorsun. Daha geçen gün ben konferansa giderken benim üzerimi giyindiğimi farkettin kapıdan gitmeden bana isim kartımı uzattın. Anne bunu takman gerekiyor diye de uyardın. Doğru ben unutttum ama sen unutmadın.
Kararlısın ve ne istediğini biliyorsun. Bu bazen aramızda ufak tefek problemlere sebep olabiliyor. Çünkü her zaman senin istediklerini yapacak vaktimiz olamayabiliyor. Bir de kelimelerini az kullanıyorsun. Bazen ne istediğini tam olarak anlatmadığın için kısa süreli (veya uzun) krizler yaşayabiliyoruz. Aslında bu konuda daha iyiye gitmeye başladık. Okuldaki Mrs. Gloria ile olan konuşmamız bu konuda bize epey bir yardımcı oldu diyebilirim. Her yaşadığımız problemin altında kendini tam olarak ifade edememe sorunu olduğunu farkettim. Ben sana duygularını sordukça sen de daha çok kelimelerini kullanır oldun. Önceki gibi sebepsiz ağlamalar veya yersiz yere birisine vurmalar yerine artık duygu analizi yapıyoruz beraber. Sen Meryem'e vurunca ben sana niye vurdun diye kızmak veya hemen bir ceza vermek yerine neden vurdun diye soruyorum ve mutlaka bir sebebi oluyor. Sonra bir arada düşünüyoruz vurmak yerine ne yapabilirdik diye. Artık bazı problem davranışların çözüm bulacağı konusunda çok daha umutluyum. Dün mesela ben giderken ağlamaya başladın. İki şey, iki şey diyordun. Sonra ben senin bu iki şey sözüne dikkat kesilmeye karar verdim. Ne demek istiyorsun diye sorunca sen daha detaylı anlattın. Senden gitmeden iki şey istiyorum demeye çalışıyormuşsun mesela. Birincisi pijamanı benim giydirmemi ikincisi de gitmeden bana güle güle demeyi. Aslında ne kadar da basit şeyler değil mi? Ama biraz ilgisizlik veya yanlış bir tutum bu durumu krize çevirebiliyor. Bugün sabah yine benzer bir durumla karşılaştık. Elif'i sınıfına bıraktık ama sen bir türlü oradan ayrılmıyorsun. Bana sarılmak istiyorum diyorsun. Ben sana sarılıyorum olmuyor. Sonradan anladım ki Elif'i bırakırken ona sarılıp bay-bay demek istiyormuşsun. Hemen dönüp Elif'e sarıldık ve problem çözüldü. Bilgecim seninle bu iletişim konusunda daha çok çalışmamız gerekecek ama şunu biliyorum ki biz seni anlamaya çalıştıkça sen de daha çok kendini anlatmaya çalışıyorsun ve bu durum beni çok mutlu ediyor.
Yemek konusunda çok netsin. Ne istediğini biliyorsun ve sevdiğin yemek olunca çok güzel yiyorsun. Sevmediğin yemek olunca ise işimiz çok zor. Bir iki lokma alıp ben doydum diyorsun. Yeni tatlara açık olup herşeyi denemen ise bir ayrı hoşuma gidiyor. Misafırliğe gittiğimizde birşeyler ikram edilince yemekten büyük bir keyif alıyorsun. Sana özel bir tabak hazırlıyorum. Güzelce masaya oturup özenli bir şekilde yemeklerini yiyorsun. Diğer çocuklar oyun oynuyorlarmış önemli değil. Sen öncelikle tadını çıkara çıkara yemeklerini yemelisin. Benim küçük gurmemsin sen.
Şu aralar bütün film kahramanları seni epey bir meşgul ediyor. Optimus prime en yakın arkadaşın, dinazorlar en sevdiğin hayvanlar diyebilirim. Birileri ile güreşmeye bayılıyorsun. Bazen içindeki enerjiyi atman için acaba eve bir kum torbası alsam mı diye düşünmeden edemiyorum. Bazen arkadaşlarla aramızda bu çocuk dağcı olacak esprisi yapıyorduk birazcık doğruluk payı yok değil. Dün evimizin duvarına tırmanmaya çalışıyordun. Bu kadar da değil Bilge dedim içimden. Doğa yürüyüşlerimiz sırasında etrafa olan ilgin, sevgin ve herşeyi tek tek incelemen çok hoşuma gidiyor. Birlikte yaprak çeşitlerini inceleliyoruz, gördüğümüz hayvanları ayırt etmeye çalışıyoruz. Çiçekleri çok seviyorsun ve özenle ilgileniyorsun. Bu sanırım bir erkekte olabilecek güzel bir hassasiyet.
Sosyal olarak kendi arkadaşlarınla ilişkilerin güzel ancak ilk girdiğin ortamlarda bir anda insanlara kaynaşamıyorsun. Hatta biraz utangaç davranıyorsun diyebilirim. Oyun alanlarında ilk adımı karşı taraftan bekliyorsun. Büyükler sana bir soru sorduğunda utangaç cevaplar veriyorsun. Evimize misafir gelmesini çok seviyorsun. Özellikle abilerin olması hoşuna gidiyor. Ancak bazen nasıl davranacağını bilemediğinden seni kafamızda, omuzlarımızda bulabiliyoruz ve bu durum bizim için epey bir zor oluyor. Bir yandan arkadaşlarımızla konuşmaya çalışırken bir yandan da sana yetişmeye çalışmak hiç kolay olmuyor. Aslında orada ben de buradayım, benimle de ilgilenin demek istiyorsun ama bunu direkt söyleyemediğin için dolaylı yollardan dikkat çekmeye çalışıyorsun.
Resim çizmelerine bayılıyorum. Senin resimlerin öyle ezbere çizilen resimlerden değil. Çizdiğin insanlar senin gördüklerinin yansımaları ile bütün ayrıntılarını taşıyor. Kafa basit bir yuvarlak, vücüt öylesine bir çizgi değil. Kafalar yuvarlağa benzer çizgiler, vücutlar biraz dikdörtgen, saçlar da çizdiğin kişiye göre dağınık, uzun, kısa. Aynı senin gibi sana özel.
Canım oğlum iyi ki doğdun, iyi ki varsın! ve iyi ki bu kadar özelsin...
Pazar sabahı uyandığında ona doğum gününü o gün kutlayacağımız müjdesini verdim. Heyecanla mutfak çekmecelerini karıştırmaya başladı. Sonra birkaç eski mum buldu. Çeşmede yıkayıp özenle bir köşeye koydu. Anne kek be light lazım onları alalım olur mu dedi. Planlarını yapmıştı bile.
Kekimizi evde yaptık. Üzerine süpriz batman oyuncağı koydum. Çocuklar gelince bir süre dışarıda oynadılar. Onlara çöp poşetleri ile çuvalla zıplama yarışması yaptırdım.
Biraz olsun dışarıda enerjilerini atınca eve geldik. Kıtap ayıracı süsleme aktivitesini masa başında yaptıktan sonra pizza, patatesli sigara böreği ve meyveden oluşan menümüzden yemekleri seçip karınlarını hızlı bir şekilde doyurdular. Bilge kek için sabırsızlanıyordu. Sonunda mum üfleme zamanı gelmişti. Heyecanla pastanın başına geldi, iki sarı iki mavi olan dört mum seçip pastanın üzerine koyduk. Mumlarını üfleyip pastasını kestik.
En eğlenceli kısmı hediyelerdi. Ninja kaplumbağa saati, ayakkabıları, demir adam oyuncağı favorileri arasındaydı.
Heyecanını ve ayrıntılara gösterdiğin ilgini çok seviyorum. Amerikalıların multitasking dediği yetenek sende fazlası ile var. Bir köşede kendi oyununu oynarken bir kulağın ve nasıl oluyor bilmiyorum ama bir gözün de etrafında olan bitenlerde. Kendi oyununu tamamlayıp sonra bütün ayrıntıları ile başka bir aktiviteye başlıyabiliyorsun. Daha geçen gün ben konferansa giderken benim üzerimi giyindiğimi farkettin kapıdan gitmeden bana isim kartımı uzattın. Anne bunu takman gerekiyor diye de uyardın. Doğru ben unutttum ama sen unutmadın.
Kararlısın ve ne istediğini biliyorsun. Bu bazen aramızda ufak tefek problemlere sebep olabiliyor. Çünkü her zaman senin istediklerini yapacak vaktimiz olamayabiliyor. Bir de kelimelerini az kullanıyorsun. Bazen ne istediğini tam olarak anlatmadığın için kısa süreli (veya uzun) krizler yaşayabiliyoruz. Aslında bu konuda daha iyiye gitmeye başladık. Okuldaki Mrs. Gloria ile olan konuşmamız bu konuda bize epey bir yardımcı oldu diyebilirim. Her yaşadığımız problemin altında kendini tam olarak ifade edememe sorunu olduğunu farkettim. Ben sana duygularını sordukça sen de daha çok kelimelerini kullanır oldun. Önceki gibi sebepsiz ağlamalar veya yersiz yere birisine vurmalar yerine artık duygu analizi yapıyoruz beraber. Sen Meryem'e vurunca ben sana niye vurdun diye kızmak veya hemen bir ceza vermek yerine neden vurdun diye soruyorum ve mutlaka bir sebebi oluyor. Sonra bir arada düşünüyoruz vurmak yerine ne yapabilirdik diye. Artık bazı problem davranışların çözüm bulacağı konusunda çok daha umutluyum. Dün mesela ben giderken ağlamaya başladın. İki şey, iki şey diyordun. Sonra ben senin bu iki şey sözüne dikkat kesilmeye karar verdim. Ne demek istiyorsun diye sorunca sen daha detaylı anlattın. Senden gitmeden iki şey istiyorum demeye çalışıyormuşsun mesela. Birincisi pijamanı benim giydirmemi ikincisi de gitmeden bana güle güle demeyi. Aslında ne kadar da basit şeyler değil mi? Ama biraz ilgisizlik veya yanlış bir tutum bu durumu krize çevirebiliyor. Bugün sabah yine benzer bir durumla karşılaştık. Elif'i sınıfına bıraktık ama sen bir türlü oradan ayrılmıyorsun. Bana sarılmak istiyorum diyorsun. Ben sana sarılıyorum olmuyor. Sonradan anladım ki Elif'i bırakırken ona sarılıp bay-bay demek istiyormuşsun. Hemen dönüp Elif'e sarıldık ve problem çözüldü. Bilgecim seninle bu iletişim konusunda daha çok çalışmamız gerekecek ama şunu biliyorum ki biz seni anlamaya çalıştıkça sen de daha çok kendini anlatmaya çalışıyorsun ve bu durum beni çok mutlu ediyor.
Yemek konusunda çok netsin. Ne istediğini biliyorsun ve sevdiğin yemek olunca çok güzel yiyorsun. Sevmediğin yemek olunca ise işimiz çok zor. Bir iki lokma alıp ben doydum diyorsun. Yeni tatlara açık olup herşeyi denemen ise bir ayrı hoşuma gidiyor. Misafırliğe gittiğimizde birşeyler ikram edilince yemekten büyük bir keyif alıyorsun. Sana özel bir tabak hazırlıyorum. Güzelce masaya oturup özenli bir şekilde yemeklerini yiyorsun. Diğer çocuklar oyun oynuyorlarmış önemli değil. Sen öncelikle tadını çıkara çıkara yemeklerini yemelisin. Benim küçük gurmemsin sen.
Şu aralar bütün film kahramanları seni epey bir meşgul ediyor. Optimus prime en yakın arkadaşın, dinazorlar en sevdiğin hayvanlar diyebilirim. Birileri ile güreşmeye bayılıyorsun. Bazen içindeki enerjiyi atman için acaba eve bir kum torbası alsam mı diye düşünmeden edemiyorum. Bazen arkadaşlarla aramızda bu çocuk dağcı olacak esprisi yapıyorduk birazcık doğruluk payı yok değil. Dün evimizin duvarına tırmanmaya çalışıyordun. Bu kadar da değil Bilge dedim içimden. Doğa yürüyüşlerimiz sırasında etrafa olan ilgin, sevgin ve herşeyi tek tek incelemen çok hoşuma gidiyor. Birlikte yaprak çeşitlerini inceleliyoruz, gördüğümüz hayvanları ayırt etmeye çalışıyoruz. Çiçekleri çok seviyorsun ve özenle ilgileniyorsun. Bu sanırım bir erkekte olabilecek güzel bir hassasiyet.
Sosyal olarak kendi arkadaşlarınla ilişkilerin güzel ancak ilk girdiğin ortamlarda bir anda insanlara kaynaşamıyorsun. Hatta biraz utangaç davranıyorsun diyebilirim. Oyun alanlarında ilk adımı karşı taraftan bekliyorsun. Büyükler sana bir soru sorduğunda utangaç cevaplar veriyorsun. Evimize misafir gelmesini çok seviyorsun. Özellikle abilerin olması hoşuna gidiyor. Ancak bazen nasıl davranacağını bilemediğinden seni kafamızda, omuzlarımızda bulabiliyoruz ve bu durum bizim için epey bir zor oluyor. Bir yandan arkadaşlarımızla konuşmaya çalışırken bir yandan da sana yetişmeye çalışmak hiç kolay olmuyor. Aslında orada ben de buradayım, benimle de ilgilenin demek istiyorsun ama bunu direkt söyleyemediğin için dolaylı yollardan dikkat çekmeye çalışıyorsun.
Resim çizmelerine bayılıyorum. Senin resimlerin öyle ezbere çizilen resimlerden değil. Çizdiğin insanlar senin gördüklerinin yansımaları ile bütün ayrıntılarını taşıyor. Kafa basit bir yuvarlak, vücüt öylesine bir çizgi değil. Kafalar yuvarlağa benzer çizgiler, vücutlar biraz dikdörtgen, saçlar da çizdiğin kişiye göre dağınık, uzun, kısa. Aynı senin gibi sana özel.
Canım oğlum iyi ki doğdun, iyi ki varsın! ve iyi ki bu kadar özelsin...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





