Pazar akşam üzeri dışarıda hep beraber kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra evimizin önündeki donmuş gölün üzerinde biraz kar oynadık. Kara dokununca çok güzel birbirine yapıştığını farkettim. Hazır böyle bir karı bulmuşken bu fırsatı değerlendirelim istedim. Meryem ile kardan adam yapmak için bize güzel bir fırsattı.
Meryem bu durumdan çok mutlu oldu. Bir şeyler yapmak veya inşa etmek Meryem'in en sevdiği aktiviteler arasında. Kardan adamın vücüdunu oluşturacak kartopunu hem büyütüyor hem de dans ediyordu. Kendi ile gurur duyduğu her halinden belliydi. Kardan adamımızın gövdesini ve başını yaptık. Meryem gövdesinin üzerine başını koymadan önce gövde kısmının üzerine biraz daha kar ekledi ve bana artık başını koyabileceğimizi söyledi. Bu konuda tecrübeli olduğu her halinden belliydi. Okulda öğretmenleri ile birkaç defa kardan adam yapmışlardı sanırım. Başını yerleştirdikten sonra etraftan bulduğumuz çöp parçaları ile kollarını, ağzını, burnunu, gözlerini ve kulaklarını yaptık.
Kardan adamımız daha şirin görünsün diye ben kafamdaki pembe şapkamı çıkardım ve kardan adama taktım. Meryem'in hoşuna gideceğini düşünmüştüm ama Meryem kardan adamımızın ne kadar sevimli olduğunu düşünmek yerine benim şapkam için endişelenmeye başladı. "Ama şapkanı birisi alır, burada bırakmayalım" şeklinde itiraz etmeye başladı. Şapkama birşey olmayacağına az çok ikna oldukan sonra kardan adama güle güle diyerek eve gittik.
Hava kararmaya başlamıştı. Dışarıda dolunay vardı. Meryem ile dolunaya bakmak için pencereye gittik ancak Meryem'in bakışları ister istemez kardan adama kaydı. Şapkamın yerinde olduğunu görünce biraz rahatlamıştı. Ara ara kardan adamı kontrol ediyordu şapkam hala yerinde mi diye. Hava iyice kararınca endişeli bir sesle "anne, şapkan yok!" diyerek yanıma geldi. Ben ona havanın karardığı için şapkamı göremeyeceğimizi ama şapkamın hala orada olduğunu söyledim. Kardan adamın şapkasının bu kadar sorun olacağını hiç düşünmemiştim. Meryem'in kendi eşyalarımıza sahip çıkmasını seviyorum ama keşke aynı özeni evin içerisinde de gösterse diyemeden kendimi alamıyorum.
Bu blog doktora yaparken çocuk yetiştirmenin zorluklarının yanında ne tam zamanlı anne baba, ne tam zamanlı öğrenci ne de tam zamanlı bir çalışan olamamanın verdiği rahatsızlığın bir ürünü. Çocuklarımız çok büyümeden ve zaman elimizden daha fazla akıp gitmeden birşeylerin notunu biryerlere düşme isteği aslında. Bir nevi bizim ailemizi konu alan bir tez çalışması. Hiç bir zaman tam yapılandırılamamış ve hep yeni hedefler içeren.
Meryem 3 Yaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Meryem 3 Yaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Şubat 2013 Salı
25 Şubat 2013 Pazartesi
Biz Babaannenin Evinde Yaşayalım
Meryem ile bu kış yaptığımız bir aylık Türkiye yolculuğu ona hayatımız ve ailelerimiz hakkında hızlandırılmış bir bilgilendirme yolculuğu olmasının yanında bir çok yeni soruyu da beraber getirdi. Kendi hayalinde kurduğu oyunların bir parçasında Türkiye yolculuğu var. Bir kaç sevdiği bluzunu, pantolonunu ve oyuncağını bir seleye koyuyor ve hayali uçağına biniyor. Uçağa binmeden yolculuğun uzun süreceğini ve birkaç uçak değiştireceğimizi söylemeyi unutmuyor. Yolculuğumuzun birincil amacı babaanneyi görmek.
-Babaanneyi görmek istiyor musun [Anne rolünde ve hayali Meryem ile konuşuyor]? Türkiye'ye gidiyoruz ve onu göreceğiz.
Film seyrederken filmde birisinin valizini hazırladığını veya uçağa bindiğini görünce "anne, onlar Türkiye'ye mi gidiyorlar?" diye soruyor. Kolaysa herkesin Türkiye'sinin farklı olduğunu açıkla.
Bu sabah evimizde aramızda geçen kısa bir İngilizce konuşmadan sonra "anne, biz şimdi ingilizce konuşuyoruz" dedi. Ben "evet İngilizce konuştuk ama biz normalde Türkçe konuşuyoruz çünkü baba ile ben Türkiye'de doğduk" dedim. Aslında benim bu cevabım cevap olmaktan çok birçok soruyu beraberinde getirdi. O halde biz neden burada yaşıyoruz? Neden iki dili birlikte konuşuyoruz? Neden bizim ailelerimiz, sevdiklerimiz Türkiye'de yaşıyor? vs. Tabii Meryem bunların hepsini dillendirmedi ama ben onun yüzündeki soru işaretinden ve sonraki "niye" içeren sorularından bu ve benzeri dile getiremediği bir sürü sorusu olduğunu anladım.
"Anne, Türkiye'ye gidelim ve biz babaannenin evinde yaşayalım" dedi. Türkiye'de kendi evimiz olmadığını biliyor ve bize kendi aklınca Türkiye'de yaşayacak bir ortam hazırlamaya çalışıyor. Bunun üzerine ben "kızım, biz babaannenin evinde misafiriz kendi evimizi özleriz o zaman" dedim. Bana verdiği cevap Türkiye seyahatinin bir numaralı sebebini netleştirdi:
- O zaman babaanne buraya gelsin ve burada uyusun. Hiç gelmiyor buraya ve ben onu özlüyorum.
Meryem iki anavatanı olan çocuklardan. Her zaman birini diğerine tercih etmesi konusunda onu zorlayacak nedenlerle karşılaşacak ve zaman zaman ikilemlere düşecek. Türkiye şu an için 1-0 önde görünüyor; çünkü orada "babaanne var".
-Babaanneyi görmek istiyor musun [Anne rolünde ve hayali Meryem ile konuşuyor]? Türkiye'ye gidiyoruz ve onu göreceğiz.
Film seyrederken filmde birisinin valizini hazırladığını veya uçağa bindiğini görünce "anne, onlar Türkiye'ye mi gidiyorlar?" diye soruyor. Kolaysa herkesin Türkiye'sinin farklı olduğunu açıkla.
Bu sabah evimizde aramızda geçen kısa bir İngilizce konuşmadan sonra "anne, biz şimdi ingilizce konuşuyoruz" dedi. Ben "evet İngilizce konuştuk ama biz normalde Türkçe konuşuyoruz çünkü baba ile ben Türkiye'de doğduk" dedim. Aslında benim bu cevabım cevap olmaktan çok birçok soruyu beraberinde getirdi. O halde biz neden burada yaşıyoruz? Neden iki dili birlikte konuşuyoruz? Neden bizim ailelerimiz, sevdiklerimiz Türkiye'de yaşıyor? vs. Tabii Meryem bunların hepsini dillendirmedi ama ben onun yüzündeki soru işaretinden ve sonraki "niye" içeren sorularından bu ve benzeri dile getiremediği bir sürü sorusu olduğunu anladım.
"Anne, Türkiye'ye gidelim ve biz babaannenin evinde yaşayalım" dedi. Türkiye'de kendi evimiz olmadığını biliyor ve bize kendi aklınca Türkiye'de yaşayacak bir ortam hazırlamaya çalışıyor. Bunun üzerine ben "kızım, biz babaannenin evinde misafiriz kendi evimizi özleriz o zaman" dedim. Bana verdiği cevap Türkiye seyahatinin bir numaralı sebebini netleştirdi:
- O zaman babaanne buraya gelsin ve burada uyusun. Hiç gelmiyor buraya ve ben onu özlüyorum.
Meryem iki anavatanı olan çocuklardan. Her zaman birini diğerine tercih etmesi konusunda onu zorlayacak nedenlerle karşılaşacak ve zaman zaman ikilemlere düşecek. Türkiye şu an için 1-0 önde görünüyor; çünkü orada "babaanne var".
Dans Ediyoruz
Meryem küçükken birlikte yapmayı ençok sevdiğimiz aile aktivitemiz hep beraber dansetmekti. Emre'nin seçtiği video kliplerden Meryem'in sevdiklerini açar ya hep beraber dans eder ya da onun dans edişini keyifle izlerdik. Meryem bebekken Queen "we will rock you", Bon Jovi "It is My Life", Britney Spears "Opps I did It again" ve Kathy Perry "Hot and Cold" en favorileri arasındaydı. Emre ve ben hiç kimsenin bizi görmediğinin verdiği güvenle Meryem ile çılgınca dansederdik. Şimdi bu danslarımıza Bilge de dahil oldu. Herhangi bir müzik benzeri bir melodide kollar yukarı kalkıyor, sol ayağının yere vurarak dans ediyor. Yalan Dünya dizisi bizim yemek sırası veya sonrasında 10-15 dakika kadar seyrettiğimiz bir dizi. O dizinin jeneriği başlar başlamaz ikisi de televizyonun önüne geçiyor ve müzik bitinceye kadar dans ediyorlar. Şu anda en büyük problemimiz eğer ben onlarla dans etmeye kalkarsam kiminle dans edeceğim. Meryem benim elimden tutarak dans ederken dönmek istiyor. Bilge ise benim onun elini tutarak ya onu döndürmemi ya da onunla birlikte zıplamamı istiyor. Bu durumda ben ya Emre'yi çağırıyorum ya da ortamdan kaybolmaya çalışıyorum.
19 Şubat 2013 Salı
Erkeklere Babalık Rolü
Meryem ile film seyrederken onun ilişki analizlerini dinlemek çok keyifli oluyor.
Bu neden üzgün [eğer tatmin edici bir cevap alamazsa hemen arkasından bir kaç kere tekrarlanan], niye ki?
Niye arkadaşları onu yalnız bırakmış?
Neden kızmış?
Annesi nerde, babası nerde?
Filmlerde bayan karakterlerin yanındaki erkek karakterler ise hep "baba" rolünde.
İlk başlarda Meryem'in fımlerdeki "baba" içerikli sorularına çok anlam veremiyordum.
Bir bayan karakter var ve üzgün bir önceki sahnede ise yanında erkek arkadaşı var. Babası nerde diye sorunca ben gerçekten babasını kastettiğini düşünüyordum ve ona göre sorusunu cevaplamaya çalışıyordum ve Meryem bana inatla tekrar aynı soruyu soruyordu. Bu şekilde başarısız olan birkaç konuşmamızdan sonra ben onun aslında babasını sorarken fılmdeki erkek karakteri kastettiğini farkettim.
Meryem'in bu genellemesini gerçekten yaşadığımız başka bir olayla kesinleştirmiş oldum. Arabayla giderken bizim yan apartmandan 17-18 yaşlarında bir kız tek başına yürüyordu. Biz o kızı genellikle bizim alt komşu (orta yaşlarda-erkek) ile birlikte görmeye alışığız. Meryem'in ilk sorusu yine hemen "anne, babası nerede?" oldu.
Filmde bir arada uyuyan çiftler için de aynı durum. Babası şimdi gidecek mi türünden kız ve erkek arasındaki ilişkileri baba-kız ilişkisine indirgeme durumu. Sanırım zamanla kız-erkek rolleri onun için çeşitlenecek ama şu anda biz bu durumdan çok şikayetçi değiliz. Bize cevaplanacak daha az soru bırakıyor.
Bu neden üzgün [eğer tatmin edici bir cevap alamazsa hemen arkasından bir kaç kere tekrarlanan], niye ki?
Niye arkadaşları onu yalnız bırakmış?
Neden kızmış?
Annesi nerde, babası nerde?
Filmlerde bayan karakterlerin yanındaki erkek karakterler ise hep "baba" rolünde.
İlk başlarda Meryem'in fımlerdeki "baba" içerikli sorularına çok anlam veremiyordum.
Bir bayan karakter var ve üzgün bir önceki sahnede ise yanında erkek arkadaşı var. Babası nerde diye sorunca ben gerçekten babasını kastettiğini düşünüyordum ve ona göre sorusunu cevaplamaya çalışıyordum ve Meryem bana inatla tekrar aynı soruyu soruyordu. Bu şekilde başarısız olan birkaç konuşmamızdan sonra ben onun aslında babasını sorarken fılmdeki erkek karakteri kastettiğini farkettim.
Meryem'in bu genellemesini gerçekten yaşadığımız başka bir olayla kesinleştirmiş oldum. Arabayla giderken bizim yan apartmandan 17-18 yaşlarında bir kız tek başına yürüyordu. Biz o kızı genellikle bizim alt komşu (orta yaşlarda-erkek) ile birlikte görmeye alışığız. Meryem'in ilk sorusu yine hemen "anne, babası nerede?" oldu.
Filmde bir arada uyuyan çiftler için de aynı durum. Babası şimdi gidecek mi türünden kız ve erkek arasındaki ilişkileri baba-kız ilişkisine indirgeme durumu. Sanırım zamanla kız-erkek rolleri onun için çeşitlenecek ama şu anda biz bu durumdan çok şikayetçi değiliz. Bize cevaplanacak daha az soru bırakıyor.
13 Şubat 2013 Çarşamba
Patatesin İçinde Şeker Var mı?
Dün yemek sofrasında Meryem sevdiği yemekleri kendi kendine tekrar ediyor bunu yaparken de bizim sağlıklı ve sağlıksız olarak nitelendirdiğimiz yiyecekleri hatırlamaya çalışıyordu. Dünkü menümüz: tavuk ızgara, pilav, marul salatası ve yoğurt. Meryem bir yandan yemeğini yiyor bir yandan da her bir yediğini tek tek göstererek "bunu seviyorum...yami" yani "çok lezzetli" diyordu. Yeşillikler ve sebze konusunda Meryem ile uzun bır süredir uğraştığımız için marul salatasını yerken özellikle bana ve Emre'ye gösteriyordu.
Masa üzerinde olan yemeklerden memnundu, ayrıca hepimiz onların sağlıklı olduğu konusunda hemfikirdik. Aklına masada olmayanlar geldi. Çok şeker yemenin sağlıksız olduğunu, içerisinde şeker bulunan yiyeceklerden çok fazla yerse ileride sağlığına zararlı olacağını artık ne kadar söylediysek kendi kendine "ben şeker yemiyorum, şeker iyi değil" diyordu. Bunu söylerken aklına birden çok sevdiği diğer bir yemek olan patates kızartması geldi. "Anne, patatesin içerisinde şeker var mı?". Ben şaşkın bir şekilde "yani aslında yok" diyebildim. "Patates şeker değil, patates yeyince büyürüz değil mi" sorusuna şimdi ben nasıl hayır deyim?
Masa üzerinde olan yemeklerden memnundu, ayrıca hepimiz onların sağlıklı olduğu konusunda hemfikirdik. Aklına masada olmayanlar geldi. Çok şeker yemenin sağlıksız olduğunu, içerisinde şeker bulunan yiyeceklerden çok fazla yerse ileride sağlığına zararlı olacağını artık ne kadar söylediysek kendi kendine "ben şeker yemiyorum, şeker iyi değil" diyordu. Bunu söylerken aklına birden çok sevdiği diğer bir yemek olan patates kızartması geldi. "Anne, patatesin içerisinde şeker var mı?". Ben şaşkın bir şekilde "yani aslında yok" diyebildim. "Patates şeker değil, patates yeyince büyürüz değil mi" sorusuna şimdi ben nasıl hayır deyim?
6 Şubat 2013 Çarşamba
Herkes Kendi Yataginda Uyusun
Bu hafta başından berı aldığımız bir kararı uygulamaya çalışıyoruz evde. Tek istediğimiz sadece herkesin kendi yatağında uyuması. Bu kararımızı Meryem ile paylaşınca ilk tepkisi "hayır, ben öyle karar vermedim" oldu. Tabii aslında onun kararını hesaba katacak olursak haklı. Karar veren o değil biziz bu durumda. Bu sebeple ona bizim yatağımızda uyuyup uyuyamıyacağı konusunda kararı sadece bizim verebileceğimizi söyledim. Ona kendi yatağı ve kendi odası ile ilgili karar verebileceğini ama bize ait olan şeyler ile ilgili karar veremeyeğini söyledim.
Meryem'i konuşarak ikna edebilme ihtimalimiz var ama bu konuda Bilgi için aynı şey söz konusu olamıyor maalesef. Bilge bu kararı uygulamaya koyduğumuzda beridir gece saat başı kalkıyor desem yeridir. Ben de gecenin sonuna doğru pes etmiş bir şekilde onun yanında uyuyakalıyorum. Yani "herkes kendi yatağında uyusun" kararı şu an için benim için geçerli olamıyor. Bütün bir gece boyunca kendi yatağımda uyuyabileceğim günlerin çok uzakta olmadığı umudu da bana teselli olarak kalıyor.
Meryem'i konuşarak ikna edebilme ihtimalimiz var ama bu konuda Bilgi için aynı şey söz konusu olamıyor maalesef. Bilge bu kararı uygulamaya koyduğumuzda beridir gece saat başı kalkıyor desem yeridir. Ben de gecenin sonuna doğru pes etmiş bir şekilde onun yanında uyuyakalıyorum. Yani "herkes kendi yatağında uyusun" kararı şu an için benim için geçerli olamıyor. Bütün bir gece boyunca kendi yatağımda uyuyabileceğim günlerin çok uzakta olmadığı umudu da bana teselli olarak kalıyor.
5 Şubat 2013 Salı
Kucak, Kucak, Kucak
İki gün önce Meryem biraz babasının odasında vakit geçirdi. Bir süre sonra yanımıza gelince Bilge sanki Meryem'i günlerdir görmüyormuş gibi hemen yanına gitti ve ona sarıldı. 2-3 dakika öylece kaldı. Meryem önce ne olduğunu şaşırdı ama sonra bu durum hoşuna gitti. Meryem, Bilge'nin kendisine karşı olan sevgisini somut olarak göstermesinden çok hoşlanmıştı. Bu durumu daha sonrasında çok eğlendikleri bir oyuna dönüştürdüler. Meryem Bilge'ye "kucak, kucak, kucak" diyor Bilge de koşarak ona geliyor ve sarılıyor. Sonra Meryem kaçıyor Bilge kovalıyor, Bilge kaçıyor Meryem kovalıyor. Yakalanınca da bir güzel birbirlerine sarılıyorlar. Bu oyun sırasında birbrilerine sevgi ile sarılmalarını izlemenin yanında neşe ile yükselen kahkalarını dinlemek bir ayrı güzel.
Onlar böyle oynarken Emre ile ben birbirimize aynı şeyi düşündüğümüzü anlatan bir ifade ile bakıyoruz: "İnsanın bir kardeşinin olması paha biçilemez."
Onlar böyle oynarken Emre ile ben birbirimize aynı şeyi düşündüğümüzü anlatan bir ifade ile bakıyoruz: "İnsanın bir kardeşinin olması paha biçilemez."
4 Şubat 2013 Pazartesi
Yaşlılık üzerine düşünceler
Meryem: Anne dışarıda bir sürü kötü, yürüyemeyen yaşlı adam var. Onlar çok korkunç, ben onları sevmiyorum.
Ben: ama kızım zamanı gelince baban ve ben de yaşlanacağım.
Meryem: Niye ki?
Ben: Çünkü hayat böyle. Sen büyüyeceksin, biz de yaşlanacağız.
Meryem: ama o kötü [Yaşlılık halini kastediyor]. Hem ben hep seni isterim [Büyüklerin annelerinin yanında yaşamadıklarını kastediyor]
Ben: Kızım ama sen o zaman kendi başına yetebileceksin. Hatta biz sana diyeceğiz ki Meryem biz seni özledik bizim yanımıza gel ve sen çok istemeyeceksin.
Meryem: Hayır, siz yaşlı olmayın. Ben büyüyüm siz de büyüyün.
Ben: ama kızım zamanı gelince baban ve ben de yaşlanacağım.
Meryem: Niye ki?
Ben: Çünkü hayat böyle. Sen büyüyeceksin, biz de yaşlanacağız.
Meryem: ama o kötü [Yaşlılık halini kastediyor]. Hem ben hep seni isterim [Büyüklerin annelerinin yanında yaşamadıklarını kastediyor]
Ben: Kızım ama sen o zaman kendi başına yetebileceksin. Hatta biz sana diyeceğiz ki Meryem biz seni özledik bizim yanımıza gel ve sen çok istemeyeceksin.
Meryem: Hayır, siz yaşlı olmayın. Ben büyüyüm siz de büyüyün.
29 Ocak 2013 Salı
Renkli Dünyalarımız Olsun
İçbükey olarak birbirine iliştirilmiş minik çubukların bir ucundan tutunca rengarenk bir dünyaya dönüştüğü oyuncağa hem Meryem hem Bilge bayılıyorlar.
Bu rengarenk dünyanın içerisine girip bize gülücükler dağıtmak ilk yaptıkları şey.
Gruffalo ile Tanışma
Gruffalo minik bir farenin kendisini ormandaki diğer havyanlardan korumak için uydurduğu sonradan gerçeğe dönüşen hayali kahraman. Bu aynı zamanda geçtiğimiz Pazar günü Meryem ile gittiğimiz oyunun adı. Tecrübesizliğin verdiği cesaret ile kendisini büyük tehlikelere atan minik farenin cüssesinin aksine bütün o tehlikelerden kendisini nasıl aklını kullaranak kullandığını izledik. Çok eğlenceli bir gösteriydi. Meryem en çok minik farenin önderliğinde salondaki bütün seyircilerin hep beraber canavar taklidi yaparak tilkiyi, yılanı ve baykuşu korkuttukları sahneyi sevdi. Tabii bir de gerçeğe dönüşen hayali kahraman Gruffalo ile tanışma anını.
Gruffalo bir çocuğun aklına gelebilecek bütün korkutucu özellikleri bir arada bulunduran bir canavar. Farenin ilk Gruffalo ile karşılaşmasında Meryem "onu şimdi kim kurtaracak?" diye sordu bana. Ben de bakalım görelim birisi kurtarmaya gelecek mi dedim. Hikayede gördük ki her zor durumda kaldığımızda bizi kurtaracak birisi olamayabilir. Bizi kurtarabilecek sadece kendimizdir çoğu zaman.
Umarım benim minik kızım zorlukları eğlenceli bir oyuna dönüştürebilecek zenginliği ve karşısına çıkan Gruffalo'lara karşı tek başına savaşabilecek gücü her zaman kendisinde bulabilir.
23 Ocak 2013 Çarşamba
Yeni Arkadaşlıklar Kurabilmek ve Eskilerini Koruyabilmek
Bu blogda arkadaşlıkla ilgili ikinci yazım olacak. Çocuklar büyüdükçe belki daha niceleri eklenecek. Çocuklar için arkadaşın tanımı büyükler için olduğundan daha farklı. Daha yalın, daha teklifsiz. Meryem herhangi bir oyun alanında birisi ile birlikte oynamak istiyorsa önce o arkadaşının yaptığı aktiviteleri tekrarlıyor. Sonra bir şekilde onun yaptığı aktiviteleri diğer çocuğun tekrar etmesini istiyor. Genelde bütün bunlar konuşmadan gözlerle ifade ediliyor. Sonra konuşmaya ve bir arada oynamaya başlıyorlar. Ancak Meryem büyüdükçe bu doğaçlama arkadaş edinme sürecinin Meryem'de daha çekinken ve içe dönük bir karaktere dönüştüğünü gözlemlemeye başladım. Oyun alanlarında diğer çocuklara çok fazla karışmak istemiyor ve diğer çocukların onunla oynama isteğine itici bir şekilde karşılık veriyor. İstemediğini belli eden bir "ıııı" veya kelimelerle "I am not your friend" türünden karşı tarafındakini kırıcı ifadeler kullanıyor. Aslında tek başına oynamayı sevdiği için değil de birisi ile nasıl oynayacağını tam olarak bilmediği için. Bir süre sonra Bilge'nin yanına geliyor ve onu rahatsız etmeye başlıyor. Biliyorum ki Bilge ile oynamak istiyor. Bilge'nin onun arkadaşı olmasını istiyor ama Bilge Meryem'in istediği gibi oynamak için daha çok küçük. Sonuç olarak bulunduğu yerden çabuk sıkılıyor ve gitmek istiyor.
Emre ile bu durumu konuştuğumuzda kendi çocukluğumuza dönüyoruz. Biz de öyle çok girişken çabuk arkadaşlıklar kurabilen, bir anda ortamda popüler olan tipler olmadık hiç bir zaman. Benim çocukluğum arkadaşlık olarak zor dönemler yaşadığım anılarımla dolu. Sonuçta sahip olduğumuz bir karakter var. Ancak eğitimci bir açıdan baktığımızda herşeyin değiştirilip, geliştirilebileceğine inanmasaydık eğitimci olmazdık. Bu konuda Meryem'e ve sonraki senelerde Bilge'ye nasıl yardımcı olabiliriz derdindeyiz şu anda.
Bu sabah Meryem'i sınıfına bıraktığımda çok tatlı bir kız çocuğu (sanırım Alexandra) koşarak sevinçle Meryem'in yanına geldi. Hemen Meryem'e "Hi, good morning" dedi. Meryem ise onun yüzüne bile bakmadı. Benimle vedalaşmanın telaşındaydı. Dışarıda anlık arkadaş kurmanın zorluğunu anlıyorum ama zaten elinde var olan arkadaşları ile olan arkadaşlık bağlarını kuvvetlendirmek için hiç gayret göstermemesi beni çok üzüyor ve biraz da kızdırıyor.
Dün akşam (bir çok önceki akşamda olduğu gibi) okul çıkışında kiminle oynadın sorusuna "tek başıma oynadım, benimle kimse oynamıyor" cevabını duymaktak yoruldum artık. Pazar günü uzun zamandır görmediği buradaki Türk arkadaşların çocukları ile buluşmaya giderken de aynıydı durum.
"Ne güzel arkadaşlarını göreceksim. Heyecanlı mısın?" soruma aldığım cevap "Onlar benimle oynamıyorlar, benim arkadaşım değiller" oldu. Meryem'in bu cevabi üzerine grup içerisinde nasıl olduğuna baktım. Gerçekten de diğer bütün çocuklar bir tarafta Meryem başka bir taraftaydı. Ancak bu diğer çocuklardan çok Meryem'den kaynaklanan bir durumdu. O ne diğer çocuklarla oynamak için bir çaba sarfediyor ne de onların ne yaptığı ile çok ilgileniyordu. Kendi dünyasında, kendi sevdiği oyuncaklarla kendi istediği şekilde oynuyordu. Bu kötü birşey mi, o an için değil. Ama ya sonrası için?
Dün akşam Meryem'in okulunun çıkışında Dongkwan'ı gördük. Meryem son birkaç haftadır sürekli onu soruyordu. Onun yine evimize düzenli gelmesini istiyordu. O kadar Donkgwan, Dongkwan diyen Meryem onu görünce ona bakmadı bile. Ben neden onunla konuşmadın diye sorduğumda ona "Hi" dediğini ama Dongkwan'ın ona "Hi" demediğini söyledi. Sanırım hayal kırıklığına uğramıştı. Ona Donkgwan'ın hasta olduğunu ve bu sebeple keyifsiz olduğunu söyledim.
Yeni arkadaşlıklar kurmak Meryem için hiç kolay olmuyor. İstiyor ki tanıdığı, bildiği arkadaşları hep yanında olsun. Kays, Story, Isla ve Dongkwan bebeklikten beri bir arada olduğu sevdiği arkadaşları. Bu eski arkadaşlıklarının eskimemesi için üzerine yeni hatıralar koyması gerektiğinin ve yerine göre daha özverili olması gerektiğinin ise henüz farkında değil. Yeni arkadaşlarının eski ve değerli arkadaşları listesinde farkında olmadan yerini alacağının da...
Emre ile bu durumu konuştuğumuzda kendi çocukluğumuza dönüyoruz. Biz de öyle çok girişken çabuk arkadaşlıklar kurabilen, bir anda ortamda popüler olan tipler olmadık hiç bir zaman. Benim çocukluğum arkadaşlık olarak zor dönemler yaşadığım anılarımla dolu. Sonuçta sahip olduğumuz bir karakter var. Ancak eğitimci bir açıdan baktığımızda herşeyin değiştirilip, geliştirilebileceğine inanmasaydık eğitimci olmazdık. Bu konuda Meryem'e ve sonraki senelerde Bilge'ye nasıl yardımcı olabiliriz derdindeyiz şu anda.
Bu sabah Meryem'i sınıfına bıraktığımda çok tatlı bir kız çocuğu (sanırım Alexandra) koşarak sevinçle Meryem'in yanına geldi. Hemen Meryem'e "Hi, good morning" dedi. Meryem ise onun yüzüne bile bakmadı. Benimle vedalaşmanın telaşındaydı. Dışarıda anlık arkadaş kurmanın zorluğunu anlıyorum ama zaten elinde var olan arkadaşları ile olan arkadaşlık bağlarını kuvvetlendirmek için hiç gayret göstermemesi beni çok üzüyor ve biraz da kızdırıyor.
Dün akşam (bir çok önceki akşamda olduğu gibi) okul çıkışında kiminle oynadın sorusuna "tek başıma oynadım, benimle kimse oynamıyor" cevabını duymaktak yoruldum artık. Pazar günü uzun zamandır görmediği buradaki Türk arkadaşların çocukları ile buluşmaya giderken de aynıydı durum.
"Ne güzel arkadaşlarını göreceksim. Heyecanlı mısın?" soruma aldığım cevap "Onlar benimle oynamıyorlar, benim arkadaşım değiller" oldu. Meryem'in bu cevabi üzerine grup içerisinde nasıl olduğuna baktım. Gerçekten de diğer bütün çocuklar bir tarafta Meryem başka bir taraftaydı. Ancak bu diğer çocuklardan çok Meryem'den kaynaklanan bir durumdu. O ne diğer çocuklarla oynamak için bir çaba sarfediyor ne de onların ne yaptığı ile çok ilgileniyordu. Kendi dünyasında, kendi sevdiği oyuncaklarla kendi istediği şekilde oynuyordu. Bu kötü birşey mi, o an için değil. Ama ya sonrası için?
Dün akşam Meryem'in okulunun çıkışında Dongkwan'ı gördük. Meryem son birkaç haftadır sürekli onu soruyordu. Onun yine evimize düzenli gelmesini istiyordu. O kadar Donkgwan, Dongkwan diyen Meryem onu görünce ona bakmadı bile. Ben neden onunla konuşmadın diye sorduğumda ona "Hi" dediğini ama Dongkwan'ın ona "Hi" demediğini söyledi. Sanırım hayal kırıklığına uğramıştı. Ona Donkgwan'ın hasta olduğunu ve bu sebeple keyifsiz olduğunu söyledim.
Yeni arkadaşlıklar kurmak Meryem için hiç kolay olmuyor. İstiyor ki tanıdığı, bildiği arkadaşları hep yanında olsun. Kays, Story, Isla ve Dongkwan bebeklikten beri bir arada olduğu sevdiği arkadaşları. Bu eski arkadaşlıklarının eskimemesi için üzerine yeni hatıralar koyması gerektiğinin ve yerine göre daha özverili olması gerektiğinin ise henüz farkında değil. Yeni arkadaşlarının eski ve değerli arkadaşları listesinde farkında olmadan yerini alacağının da...
22 Ocak 2013 Salı
Buz üzerinde Denge Çalışmaları **İstemek ve Elde Etmek
Bu Pazar Meryem ile birlikte ilk defa buz pateni pistine gittik. Benim için buz pateni hep büyülü birşeydi. Buz pateni yarışmalarını izleyip saatlerce kendimin de buz üzerinde dans ettiğinin hayalini kurardım küçükken. Salona girer girmez Meryem'i de aynı büyünün kapladığını farkettim. Çok heyecanlandı. Hemen piste inip pisttekiler gibi dans etmek istedi. Kendi patenlerimiz olmadığı için patenleri kiraladık.
Meryem neden buz üzerinde altına bıçak takılı ayakkabıları giydiğimize bir anlam verememişti ama o kadar heyecanlıydı ki bunu çok sorgulamadı. Biran önce piste inmek istiyordu. Ancak piste indiğimizde yeni yürümeyi öğrenen bebekler gibiydik. Hatta daha da kötü. Doğru düzgün ayakta durmakta zorlanıyorduk. Pistin etrafındaki duvarlara tutunarak yürümeye calıştık ama Meryem bu durumdan hiç memnun olmamıştı. Kendini çok güvensiz hissediyordu ve bu durumda herhangi yeni birsey denemek istemiyordu.
Pistin kenarına çıkmak istedi. Buz üstünde yürümenin verdiği güvensizlik duygusu yanında sanırım ayakkabıları da sıkıyordu. Patenlerini bir büyük numara ile değiştirdiğimizde en azından rahatsızlığının bir kısmı gitmişti. Pist çok dolu olduğu için denge sandalyeleri kalmamıştı ama biz büyük bir şans sonucu bir tane bulabilmiştik. Denge sandalyesi ile Meryem piste güvenli bir şekilde inebildi.
Ancak her düştüğünde eli buza değiyor ve elleri üşüyordu. Pist çok soğuk olmamasına rağmen eldivenleri getirmenin gerekliliğini böylece anlamış oldum.
Meryem bir süre denge sandalyesinde gittikten sonra bir baktım kendisi sandalyeyi bırakıp tek başına buzda gitmeyi deniyor. Bir, iki, üç ve güm...Birkaç adımdan sonra düşünce güvenini tekrar kaybedip sandalyesine döndü.

Ben bu arada ne kadar sabırsız olduğumu farkettim. Meryem'in çabuk pes etmesi, hemen sıkılıp gitmek istemesi, çok da zevkli olmayan ama başarıya götürecek adım olan pratik yapmaktan kaçınması beni çok kızdırdı. Aslında bu onun sahip olduğu fırsatın değerini bilmemesine olan bir kızgınlıktı. Böyle bir imkan varken elinde neden uğraşmak için hiç çaba sarfetmiyor diyordum kendi kendime.



Belki de o gösterebileceği gayreti en üst düzeyde gösteriyordu. Sadece ben daha fazlasını istiyordum.
Ama sanırım şunu yavaş yavaş anlıyordu. Her zaman her istediğimizi anında elde edemeyiz. Uğrunda emek vermemiz gerekir, çaba harcamalı ve azmetmeliyiz. Yüzmek, jimnastik ve buz pateni sanırım şu an için bunun en güzel örnekleri. 2 saatin sonunda pistten tribünlere geçtik ve buz hokeyi maçının bir kısmını seyrettik.
Meryem buz hokeyini çok sevdi. Ben de böyle oynamak istiyorum dedim. "Eğer oynamak istiyorsan önce patenle kaymayı öğrenmelisin" dedim ona kinayeli bir şekilde.

Eve geldiğimizde tekerlekli patenleri evin içerisinde giyip bir süre denge alıştırmaları yaptı. Aslına bakacak olursak bu bile büyük bir gelişme.
Meryem'in buz üzerinde yürüyebilmeyi hemen öğrenmek istemesi gibi ben de sanırım çocuklarımın birşeyi hemen yapabilmelerini istiyorum. Aynı kuralın benim için de geçerli olduğunu unutuyorum. Emek vermeden, sabretmeden elde edilen ne var ki şu dünyada. Benim de çocuklarıma karşı azimli ve sabırlı olmayı öğrenmem gerek sanırım...
Meryem neden buz üzerinde altına bıçak takılı ayakkabıları giydiğimize bir anlam verememişti ama o kadar heyecanlıydı ki bunu çok sorgulamadı. Biran önce piste inmek istiyordu. Ancak piste indiğimizde yeni yürümeyi öğrenen bebekler gibiydik. Hatta daha da kötü. Doğru düzgün ayakta durmakta zorlanıyorduk. Pistin etrafındaki duvarlara tutunarak yürümeye calıştık ama Meryem bu durumdan hiç memnun olmamıştı. Kendini çok güvensiz hissediyordu ve bu durumda herhangi yeni birsey denemek istemiyordu.
Pistin kenarına çıkmak istedi. Buz üstünde yürümenin verdiği güvensizlik duygusu yanında sanırım ayakkabıları da sıkıyordu. Patenlerini bir büyük numara ile değiştirdiğimizde en azından rahatsızlığının bir kısmı gitmişti. Pist çok dolu olduğu için denge sandalyeleri kalmamıştı ama biz büyük bir şans sonucu bir tane bulabilmiştik. Denge sandalyesi ile Meryem piste güvenli bir şekilde inebildi.
Ancak her düştüğünde eli buza değiyor ve elleri üşüyordu. Pist çok soğuk olmamasına rağmen eldivenleri getirmenin gerekliliğini böylece anlamış oldum.
Meryem bir süre denge sandalyesinde gittikten sonra bir baktım kendisi sandalyeyi bırakıp tek başına buzda gitmeyi deniyor. Bir, iki, üç ve güm...Birkaç adımdan sonra düşünce güvenini tekrar kaybedip sandalyesine döndü.
Ben bu arada ne kadar sabırsız olduğumu farkettim. Meryem'in çabuk pes etmesi, hemen sıkılıp gitmek istemesi, çok da zevkli olmayan ama başarıya götürecek adım olan pratik yapmaktan kaçınması beni çok kızdırdı. Aslında bu onun sahip olduğu fırsatın değerini bilmemesine olan bir kızgınlıktı. Böyle bir imkan varken elinde neden uğraşmak için hiç çaba sarfetmiyor diyordum kendi kendime.
Belki de o gösterebileceği gayreti en üst düzeyde gösteriyordu. Sadece ben daha fazlasını istiyordum.
Ama sanırım şunu yavaş yavaş anlıyordu. Her zaman her istediğimizi anında elde edemeyiz. Uğrunda emek vermemiz gerekir, çaba harcamalı ve azmetmeliyiz. Yüzmek, jimnastik ve buz pateni sanırım şu an için bunun en güzel örnekleri. 2 saatin sonunda pistten tribünlere geçtik ve buz hokeyi maçının bir kısmını seyrettik.
Meryem buz hokeyini çok sevdi. Ben de böyle oynamak istiyorum dedim. "Eğer oynamak istiyorsan önce patenle kaymayı öğrenmelisin" dedim ona kinayeli bir şekilde.
Eve geldiğimizde tekerlekli patenleri evin içerisinde giyip bir süre denge alıştırmaları yaptı. Aslına bakacak olursak bu bile büyük bir gelişme.
Meryem'in buz üzerinde yürüyebilmeyi hemen öğrenmek istemesi gibi ben de sanırım çocuklarımın birşeyi hemen yapabilmelerini istiyorum. Aynı kuralın benim için de geçerli olduğunu unutuyorum. Emek vermeden, sabretmeden elde edilen ne var ki şu dünyada. Benim de çocuklarıma karşı azimli ve sabırlı olmayı öğrenmem gerek sanırım...
16 Ocak 2013 Çarşamba
İzin vermek ya da vermemek
Meryem izin almanın ve aldığı (ya da alamadığı) iznin sınırlarını zorlamanın yollarını azimle araştırıyor. Bu kapsamda ipad, şeker veya televizyon konu olarak ilk üçü oluşturuyor.
Meryem: Anne ipadle oynayiyim mi?
Ben: Hayır, şimdi olmaz.
Meryem:Anne ipadle oynayiyim mi?
Ben: Hayır dedim ya kızım.
Meryem: Tamam annecim.... Anne ipadle oynayiyim mi?
Ben: Meryem... Hem görüyorsun benim işim var ipadde
Meryem: Tamam, sen işini bitir. iki tane sonra ben aliyim mi?
Ben: Bakarız. [pes etme emareleri]
Meryem: ama iki tane bitti [o ne demekse] şimdi ben aliyim mi
Ben: Tamam ama bekle daha işim bitmedi.
Meryem: Tamammm.
Meryem: Anne ipadle oynayiyim mi?
Ben: Hayır Meryem, oynayamazsın hem lütfen başımda ısrar edip durma.
Meryem: ama sen yarın [biraz önceyi kastediyor] dedinki ben iki tane yapıyım verecem dedin.
Ben: Tamam Meryem alabilirsin.
Bu isteme daha çok ben birisi ile konuşurken oluyor. Önce hayır diyorum sonra o kadar çok konuşmamı bölüyor ki "tamam Meryem alabilirsin" diyorum.
Şekere gelince onun da yolunu yöntemini bir şekilde buluyor. Geçen gün ben almasına izim vermemiştim. Bir baktım Meryemden ses seda kesildi. Sonra baktık bu bizimki almış şeker kutusunu, gofreti yanına, geçmiş koltuğun arkasına. Orada önce gofretleri bir güzel bitirmiş sonra da lolipoplardan birisini açmaya çalışıyordu.
Televizyon konusunda da epey ısrarcıyız. Kendisine göre programların bir sıralaması var. Bizim izin verme olasılığımızı arttıracak şekilde soruyor.
Meryem: Anne kedi seyredebilir miyim [Tom and Jerry]
Ben: ııı
Meryem: O zaman Dora
Ben: ııı
Meryem: O zaman Shrek
Ben: ııı
Meryem: O zaman Kayu
Ben: ııı
Meryem: O zaman han' geçen seyrettiğin film vardı ya, onu...
Ben: ???
Meryem: Anne ipadle oynayiyim mi?
Ben: Hayır, şimdi olmaz.
Meryem:Anne ipadle oynayiyim mi?
Ben: Hayır dedim ya kızım.
Meryem: Tamam annecim.... Anne ipadle oynayiyim mi?
Ben: Meryem... Hem görüyorsun benim işim var ipadde
Meryem: Tamam, sen işini bitir. iki tane sonra ben aliyim mi?
Ben: Bakarız. [pes etme emareleri]
Meryem: ama iki tane bitti [o ne demekse] şimdi ben aliyim mi
Ben: Tamam ama bekle daha işim bitmedi.
Meryem: Tamammm.
Meryem: Anne ipadle oynayiyim mi?
Ben: Hayır Meryem, oynayamazsın hem lütfen başımda ısrar edip durma.
Meryem: ama sen yarın [biraz önceyi kastediyor] dedinki ben iki tane yapıyım verecem dedin.
Ben: Tamam Meryem alabilirsin.
Bu isteme daha çok ben birisi ile konuşurken oluyor. Önce hayır diyorum sonra o kadar çok konuşmamı bölüyor ki "tamam Meryem alabilirsin" diyorum.
Şekere gelince onun da yolunu yöntemini bir şekilde buluyor. Geçen gün ben almasına izim vermemiştim. Bir baktım Meryemden ses seda kesildi. Sonra baktık bu bizimki almış şeker kutusunu, gofreti yanına, geçmiş koltuğun arkasına. Orada önce gofretleri bir güzel bitirmiş sonra da lolipoplardan birisini açmaya çalışıyordu.
Televizyon konusunda da epey ısrarcıyız. Kendisine göre programların bir sıralaması var. Bizim izin verme olasılığımızı arttıracak şekilde soruyor.
Meryem: Anne kedi seyredebilir miyim [Tom and Jerry]
Ben: ııı
Meryem: O zaman Dora
Ben: ııı
Meryem: O zaman Shrek
Ben: ııı
Meryem: O zaman Kayu
Ben: ııı
Meryem: O zaman han' geçen seyrettiğin film vardı ya, onu...
Ben: ???
15 Ocak 2013 Salı
Pittsburg'da Yaşama Planları
Meryem oyun oynarken hayali farklı dünyalara dalıyor. Odasındaki üç katlı ranzavari oyuncak dolabının en üst katında iken bunlardan birisni benimle paylaştı.
Anne burası benim evim. Ben İsburg'da yaşıyorum [Pittsburg demek istiyor]. Ben kötü oldum [karlar kralicesinde Kay icine kotuluk aynasinin bir parcasi dustugu icin terk etmisti], uçağa bindim [Uzaktaki yerlere ucakla gidilir] ve buraya geldim. Burada tek başıma yaşıyorum. Burada ayrica penguenler var [Bu Pitsburgh'da yasayan arkadasim Miray'in Meryem'e oraya geldigi geldigi zaman giormeyi vaat ettigi sey).
Cocuklar nasil hayatin akisinda yasadiklari olaylarin minik minik parcalarini alip birlestirip yepyeni bir hikaye yaratabiliyorlar...
Anne burası benim evim. Ben İsburg'da yaşıyorum [Pittsburg demek istiyor]. Ben kötü oldum [karlar kralicesinde Kay icine kotuluk aynasinin bir parcasi dustugu icin terk etmisti], uçağa bindim [Uzaktaki yerlere ucakla gidilir] ve buraya geldim. Burada tek başıma yaşıyorum. Burada ayrica penguenler var [Bu Pitsburgh'da yasayan arkadasim Miray'in Meryem'e oraya geldigi geldigi zaman giormeyi vaat ettigi sey).
Cocuklar nasil hayatin akisinda yasadiklari olaylarin minik minik parcalarini alip birlestirip yepyeni bir hikaye yaratabiliyorlar...
14 Aralık 2012 Cuma
Karlar Kraliçesi
Karlar Kraliçesi cocukluğumdan aklımda kalan sevgi ve
arkadaşlığa farklı bakış açılarını içerisinde bulunduran bir masal. Bir tarafta sevgi ile paylaşabilen
arkadaşlar diğer tarafta bencil, hırslı, sahiplenici arkadaşlar ve yol
arkadaşları... Karın büyüleyici güzelliğini anlatışı mı yoksa karların
güzelliğini ve kontrolünü kendinde toplayan bir kraliçenin varlığı mıdır tam
bilemiyorum ama okuduğum zaman bu masalı çok sevdiğimi hatırlıyorum. Tabii bu
çok öncedendi. Bu masalın yedi ayrı kısa hikayeden oluştuğunu şimdi bu masalı
tekrar okuyunca farkettim. Snow
Queen adresinden bu yedi kısa hikayeye ulaşabilirsiniz.
Bu kış döneminde Karlar Kraliçesi kukla gösterisi olarak çocuklara sunuluyor. Meryem artık 3.5 yaşında. Yani böyle bir gösteriden keyif alabilecek bir yaşa geldiği için hemen ikimiz için bilet aldım. Gösteri üniversite kampüsü içerisinde olan “Wharton Center” da. Burası tiyatro, müzikal, klasik müzik konseri, stand –up show gibisinden birçok gösteriye ev sahipliği yapıyor.
Meryem daha once Emre ile bir kez sinemaya gitmisti. Tiyatronun ne olduğunu ise bugün öğrenecekti. O açıdan hem o hem de ben çok heyecanlıydık. Wharton Center bizim üniversitenin gösteri merkezi ama ne gariptir ki buraya geldiğimizden beri benim için de bu bir ilk olacaktı. Emre ile ben kendimiz için bir zaman ayarlayıp bir türlü gelemiştik ve benim içimde yavaş yavaş büyüyen açlığı gösteri merkezine ait olan binadan içeriye girince daha çok hissettim Evli ve çocuklu olmak sanırım böyle birşeydi. İnsan belirli dönemlerde kendisini birçok şeyden soyutlamak durumunda kalıyor.
Bina içerisinde birçok gösteri salonu var. Biz biletimizi gösterip bizim gösterimizin olduğu salondan içeriye girdik. Salonun orta yerine gelen koltukların ön sıralarından kendimize iki kişilik bir yer bulabildik. Henüz gösterinin başlamasına yirmi dakika vardı. Eşyalarımızı bırakıp çocuklar için el işi aktivitelerinin olduğu salona gittik. Bu bir çocuk oyunu olduğu için çocuklar için gösterisinin temasına uygun el işi masaları hazırlamışlar. Meryem sıra ile bütün masalara uğrayarak kaz, geyik ve kar tanesi yaptı.
Daha sonra yerimize geçtik ve gösterinin başlamasının bekledik. Meryem’de neyi beklediğimizi tam olarak bilememin heyacanı ve sabırsızlığı vardı. Arka fonda bir müzik, yumuşak sesli bir anlatıcı eşliğinde sahneye çıkan insan/kuklalarla Karlar Kraliçesi gösterisi başladı.
Hikaye “kötülük aynası, küçük kız ve küçük oğlan çocuğu, çiçek bahçesi, prens ve prenses, hırsız kız, Finli kadın, kraliçenin şatosu ve eve dönüş” kısımlarından oluşuyor. Kötülüğü temsil eden şeytan ve insanları çirkin gösteren şeytanın aynası ile hikaye başlıyor. Sonra iki yakın arkadaş olan Kay ile Gerda’ye geliyor. Kötülük aynasının iki parçasının nasıl Kay’in gözüne ve kalbine geldiğini ve onu kötü yaptığını, sonra Kay’in herşeyi, herkesi ama en onemlisi en sevdiği arkadaşı Gerda’yi gerilerde bırakarak Karlar Kraliçesi ile gittiğini anlatıyor. Gerda yolculuğu sırasında farklı arkadaşlar ediniyor. Bu arkadaşlıkları ona zaman zaman yolculuğunun asıl amacını unuttursa da Kay’i arama yolculuğuna azimle devam ediyor ve en sonunda Karlar Kraliçesinin Şatosuna geliyor. Kay’e SONSUZLUK kelimesini yazmasına yardımcı olarak onun özgürlüğüne kavuşmasını sağlıyor. Gerda’nin gözyaşları önce Kay’in gözündeki cam parçasının sonra da kalbindeki cam parçasının çıkmasını sağlıyor ve birlikte eve dönüyorlar.
Biz her tiyatroya gittiğimizde Emre ile tiyatro mu sinema mı tartışması yaşarız. Sinemanın insanlara sunduğu görsel şovu tiyatrodan beklemek tabii ki mümkün değil ancak tiyatroyu neden sevdiğimi ve neden tiyatronun hep olması gerektiğine bu gösteriden sonra çok daha fazla inandığımı söyleyebilirim. Bir kere izleyici tiyatroda sinemada olduğu gibi pasif ve bireysel değil. Sahnede bir oyun sergileniyor ve bunun sadece bir oyun olduğunu herkes baştan kabullenmiş durumda. Oyuncular ve seyirciler arasında karşılıklı bir etkileşim var ve bu etkileşim gösteriyi daha canlı kılıyor. Seyirciler pasif ve kendi bireysel dünyalarında oyunu seyretmek yerine birlikte gülüyor ve alkışlıyorlar. Her güzel işin sonunda takdir edilmesi gerektiğini pekiştiren kısım ise sonundaki alkış kısmı. Oyuncuların seyircinin alkışı ile sahneye gelerek seyirciyi selamlaması, sahnedekiler ve izleyiciler arasındaki etkileşimi güzel bir şekilde sonlandırıyor.
Meryem bu gösteriyi zevk alarak seyretti. Ama sadece gösteriyi değil, gösteriyi izleyen diğer çocukları, sık sık değişen dekoru ve sahnenin ışıklandırılmasını...
Meryem ile gösteri sonrasında gösteri merkezini hızlı bir şekilde gezip arabamıza doğru yürümeye başladık.
Yolda el ele tutuşan iki genci görünce bir şaşkınlık yaşadı. Bana onları göstererek “Ellerini tutmasına gerek yok. Onlar büyük ama”. Ona göre sadece çocuklar büyüklerin elini tutarlardı. Galiba biz Emre ile el ele tutuşmayalı epey bir zaman olmuştu. Çocukların ellerini tutmaktan ya da çocuk arabasını itmekten birbirimizi göremez olmuştuk. Ben Meryem’e birbirini seven insanların da ellerini tutabileceğini söyledim. Ardından bir NİYE sorusunu umarak. Tahmin ettiğim gibi Meryem NİYE diye sordu ama hemen önümüzden geçen yüksek topuklu ve siyah mini etekli bir kız dikkatini dağıtmaya yetmişti. Kızın ayakkabılarını bana göstererek “anne, ben o kızın ayakkabılarını çok sevdim” dedi. Önce parlak siyah renkli topuklu ayakkabılara gözüne takılmıştı. Sonra yavaş yavaş o ayakkabıların sahibi kıza doğru baktı ve kararını vermişti “anne ben o kızı çok sevdim”.
Arabamıza binip de evin yolunu tuttuğumuzda çoktan uykuya dalmıştı bile...
Bu kış döneminde Karlar Kraliçesi kukla gösterisi olarak çocuklara sunuluyor. Meryem artık 3.5 yaşında. Yani böyle bir gösteriden keyif alabilecek bir yaşa geldiği için hemen ikimiz için bilet aldım. Gösteri üniversite kampüsü içerisinde olan “Wharton Center” da. Burası tiyatro, müzikal, klasik müzik konseri, stand –up show gibisinden birçok gösteriye ev sahipliği yapıyor.
Meryem daha once Emre ile bir kez sinemaya gitmisti. Tiyatronun ne olduğunu ise bugün öğrenecekti. O açıdan hem o hem de ben çok heyecanlıydık. Wharton Center bizim üniversitenin gösteri merkezi ama ne gariptir ki buraya geldiğimizden beri benim için de bu bir ilk olacaktı. Emre ile ben kendimiz için bir zaman ayarlayıp bir türlü gelemiştik ve benim içimde yavaş yavaş büyüyen açlığı gösteri merkezine ait olan binadan içeriye girince daha çok hissettim Evli ve çocuklu olmak sanırım böyle birşeydi. İnsan belirli dönemlerde kendisini birçok şeyden soyutlamak durumunda kalıyor.
Bina içerisinde birçok gösteri salonu var. Biz biletimizi gösterip bizim gösterimizin olduğu salondan içeriye girdik. Salonun orta yerine gelen koltukların ön sıralarından kendimize iki kişilik bir yer bulabildik. Henüz gösterinin başlamasına yirmi dakika vardı. Eşyalarımızı bırakıp çocuklar için el işi aktivitelerinin olduğu salona gittik. Bu bir çocuk oyunu olduğu için çocuklar için gösterisinin temasına uygun el işi masaları hazırlamışlar. Meryem sıra ile bütün masalara uğrayarak kaz, geyik ve kar tanesi yaptı.
Daha sonra yerimize geçtik ve gösterinin başlamasının bekledik. Meryem’de neyi beklediğimizi tam olarak bilememin heyacanı ve sabırsızlığı vardı. Arka fonda bir müzik, yumuşak sesli bir anlatıcı eşliğinde sahneye çıkan insan/kuklalarla Karlar Kraliçesi gösterisi başladı.
Hikaye “kötülük aynası, küçük kız ve küçük oğlan çocuğu, çiçek bahçesi, prens ve prenses, hırsız kız, Finli kadın, kraliçenin şatosu ve eve dönüş” kısımlarından oluşuyor. Kötülüğü temsil eden şeytan ve insanları çirkin gösteren şeytanın aynası ile hikaye başlıyor. Sonra iki yakın arkadaş olan Kay ile Gerda’ye geliyor. Kötülük aynasının iki parçasının nasıl Kay’in gözüne ve kalbine geldiğini ve onu kötü yaptığını, sonra Kay’in herşeyi, herkesi ama en onemlisi en sevdiği arkadaşı Gerda’yi gerilerde bırakarak Karlar Kraliçesi ile gittiğini anlatıyor. Gerda yolculuğu sırasında farklı arkadaşlar ediniyor. Bu arkadaşlıkları ona zaman zaman yolculuğunun asıl amacını unuttursa da Kay’i arama yolculuğuna azimle devam ediyor ve en sonunda Karlar Kraliçesinin Şatosuna geliyor. Kay’e SONSUZLUK kelimesini yazmasına yardımcı olarak onun özgürlüğüne kavuşmasını sağlıyor. Gerda’nin gözyaşları önce Kay’in gözündeki cam parçasının sonra da kalbindeki cam parçasının çıkmasını sağlıyor ve birlikte eve dönüyorlar.
Biz her tiyatroya gittiğimizde Emre ile tiyatro mu sinema mı tartışması yaşarız. Sinemanın insanlara sunduğu görsel şovu tiyatrodan beklemek tabii ki mümkün değil ancak tiyatroyu neden sevdiğimi ve neden tiyatronun hep olması gerektiğine bu gösteriden sonra çok daha fazla inandığımı söyleyebilirim. Bir kere izleyici tiyatroda sinemada olduğu gibi pasif ve bireysel değil. Sahnede bir oyun sergileniyor ve bunun sadece bir oyun olduğunu herkes baştan kabullenmiş durumda. Oyuncular ve seyirciler arasında karşılıklı bir etkileşim var ve bu etkileşim gösteriyi daha canlı kılıyor. Seyirciler pasif ve kendi bireysel dünyalarında oyunu seyretmek yerine birlikte gülüyor ve alkışlıyorlar. Her güzel işin sonunda takdir edilmesi gerektiğini pekiştiren kısım ise sonundaki alkış kısmı. Oyuncuların seyircinin alkışı ile sahneye gelerek seyirciyi selamlaması, sahnedekiler ve izleyiciler arasındaki etkileşimi güzel bir şekilde sonlandırıyor.
Meryem bu gösteriyi zevk alarak seyretti. Ama sadece gösteriyi değil, gösteriyi izleyen diğer çocukları, sık sık değişen dekoru ve sahnenin ışıklandırılmasını...
Meryem ile gösteri sonrasında gösteri merkezini hızlı bir şekilde gezip arabamıza doğru yürümeye başladık.
Yolda el ele tutuşan iki genci görünce bir şaşkınlık yaşadı. Bana onları göstererek “Ellerini tutmasına gerek yok. Onlar büyük ama”. Ona göre sadece çocuklar büyüklerin elini tutarlardı. Galiba biz Emre ile el ele tutuşmayalı epey bir zaman olmuştu. Çocukların ellerini tutmaktan ya da çocuk arabasını itmekten birbirimizi göremez olmuştuk. Ben Meryem’e birbirini seven insanların da ellerini tutabileceğini söyledim. Ardından bir NİYE sorusunu umarak. Tahmin ettiğim gibi Meryem NİYE diye sordu ama hemen önümüzden geçen yüksek topuklu ve siyah mini etekli bir kız dikkatini dağıtmaya yetmişti. Kızın ayakkabılarını bana göstererek “anne, ben o kızın ayakkabılarını çok sevdim” dedi. Önce parlak siyah renkli topuklu ayakkabılara gözüne takılmıştı. Sonra yavaş yavaş o ayakkabıların sahibi kıza doğru baktı ve kararını vermişti “anne ben o kızı çok sevdim”.
Arabamıza binip de evin yolunu tuttuğumuzda çoktan uykuya dalmıştı bile...
3 Aralık 2012 Pazartesi
Kış Parıltıları
Küresel ısınmadan kaynaklı mıdır tam olarak bilemiyorum ama Aralık ayındayız ve hala kış gerçek anlamda geldi diyemem. Birkaç sulusepken atıştırması dışında ne kar yağdı ne de insanı iliğine kadar ısıtacak kadar havalar soğudu. Yine de hayat devam ediyor ve insanlar sanki kışmışcasına daha önceden planladıkları etkinliklerini uygulamaya koyuyorlarç Kar olsunö olmasın... Bu etkinliklerden birisine bu geçtiğimiz Cumartesi tüm aile katıldık. Etkinliğin adı "Winter Glow". Küçük bir alanı kaplayan kış ile özdeşleşmiş aktivitelerin bir araya getirildiği bir etkinlik. Kış sebzelerinin, mum ve benzeri süs eşyalarının satıldığı bir kaç tezgah dışında hemen hemen herşey ücretsizdi. Noel ve kış teması burada genelde birbirine geçtiği için süslemeler bu iki temayı birden barındırıyordu.
Bir köşede buzdan heykel yapımı vardı. Buzdan heykeller yapan adam bir noel ağacı yapmakla mesguldu. Kızağı yapmıs bitirmişti. Bir sonraki ürünü ise kardan adamdı. Bir süre bu adamın buzlara nasıl şekil verdiğini seyrettik. Sonra Meryem ile Bilge buzdan kızağın üzerine binerek hem soğuğu hissettiler hem de kızağın üzerinde poz verdiler.
Sıcak çikolata, tavuk-limon suyu çorbası, burada "chili soup" dedikleri içerisinde genelde kırmızı biber ve kıyma olan çorba kışın temel yiyecekleri biçimde tadıma sunuluyor. Fırında kestanenin dünya çapında değişmez kış geleneği olduğu burada kanıtlanmış oldu.
Kış ve noel temaları bir arada olunca ister istemez noel babanın kızağını çeken geyikler de süslemelerin bir parçası oluyor. Gariban geyik kafeslerin arkasında seyirlik bir şekilde duruyordu.
Tırmanmak bizim ailede çok popüler. Meryem fırsattan istifade bulduğu bir duvara tırmanırken.
Meryem'e sarı bir uçan balon alıp uçmasın diye koluna bağladık. Sonrasında Meryem ile ben at arabası üzerinde gezi için uzun bir sıranın sonuna geçerken Emre Bilge ile etrafı turladı. At arabasını beklemek düşündüğümüzden çok daha uzun sürdü. Bu sırada Meryem sırada hemen önümüzde buluna Drew adlı bir çocuk ile geçici arkadaşlık kurdu. Mümkün olduğunca az diyalog, bol hareket içeren bir arkadaşlıktı bu. Tipik Meryem arkadaşlığı. Birlikte koştular, hopladılar, balonlarını oynadılar. Uzun süren bir beklemeden sonra kısa at arabası yolculuğumuzu yaptık.
Atların arabaları görünce hızlanmaları Meryem'in çok hoşuna gitti. Bir de tabii nallarının çıkardığı sesler. At arabasından inince Emre'nin rehberliğinde etrafta çocukların hoşuna gidebilecek birkaç yere daha gittik. Biz sıra beklerken Emre boş durmamış etkinlik adına ne var ne yok öğrenmişti.
Önce Otelin içerisindeki süslü yılbaşı ağacına ve çocukların kucağına oturmak için sırada beklediği Noel Anne ve Noel Babaya baktık.
Sonra fotoğraf köşesine gelip başımıza geçirdiğimiz Santa şapkaları ve komik gözlüklerle bir aile fotoğrafı çektirdik.
Ardından ateş üzerinde pişen marshmallow keyfi. Kışın ve kamp alanlarının hemen hemen bir geleneği burada közde pişirilen marshmallowlar. Hatta özel bir adı var: "Smores". Smores kelime olarak "some more" yani biraz daha fazla kelimesinin birleştirilmiş hali. Diğer bir değişle bu ateş üzerinde yapılan marshmallowlar o kadar tatlı ki insan bir yiyince bir daha istiyor.
Emre ile Meryem marhmallowları tam kıvamında yapmayı başardılar. Dış kısmını çok yakmadan içini eritmişlerdi.
Günü akşam yemeği için yol üzerinden aldığımız sandviçlerle noktalayarak eve döndük.
Bir köşede buzdan heykel yapımı vardı. Buzdan heykeller yapan adam bir noel ağacı yapmakla mesguldu. Kızağı yapmıs bitirmişti. Bir sonraki ürünü ise kardan adamdı. Bir süre bu adamın buzlara nasıl şekil verdiğini seyrettik. Sonra Meryem ile Bilge buzdan kızağın üzerine binerek hem soğuğu hissettiler hem de kızağın üzerinde poz verdiler.
Sıcak çikolata, tavuk-limon suyu çorbası, burada "chili soup" dedikleri içerisinde genelde kırmızı biber ve kıyma olan çorba kışın temel yiyecekleri biçimde tadıma sunuluyor. Fırında kestanenin dünya çapında değişmez kış geleneği olduğu burada kanıtlanmış oldu.
Kış ve noel temaları bir arada olunca ister istemez noel babanın kızağını çeken geyikler de süslemelerin bir parçası oluyor. Gariban geyik kafeslerin arkasında seyirlik bir şekilde duruyordu.
Meryem'e sarı bir uçan balon alıp uçmasın diye koluna bağladık. Sonrasında Meryem ile ben at arabası üzerinde gezi için uzun bir sıranın sonuna geçerken Emre Bilge ile etrafı turladı. At arabasını beklemek düşündüğümüzden çok daha uzun sürdü. Bu sırada Meryem sırada hemen önümüzde buluna Drew adlı bir çocuk ile geçici arkadaşlık kurdu. Mümkün olduğunca az diyalog, bol hareket içeren bir arkadaşlıktı bu. Tipik Meryem arkadaşlığı. Birlikte koştular, hopladılar, balonlarını oynadılar. Uzun süren bir beklemeden sonra kısa at arabası yolculuğumuzu yaptık.
Atların arabaları görünce hızlanmaları Meryem'in çok hoşuna gitti. Bir de tabii nallarının çıkardığı sesler. At arabasından inince Emre'nin rehberliğinde etrafta çocukların hoşuna gidebilecek birkaç yere daha gittik. Biz sıra beklerken Emre boş durmamış etkinlik adına ne var ne yok öğrenmişti.
Önce Otelin içerisindeki süslü yılbaşı ağacına ve çocukların kucağına oturmak için sırada beklediği Noel Anne ve Noel Babaya baktık.
Ardından ateş üzerinde pişen marshmallow keyfi. Kışın ve kamp alanlarının hemen hemen bir geleneği burada közde pişirilen marshmallowlar. Hatta özel bir adı var: "Smores". Smores kelime olarak "some more" yani biraz daha fazla kelimesinin birleştirilmiş hali. Diğer bir değişle bu ateş üzerinde yapılan marshmallowlar o kadar tatlı ki insan bir yiyince bir daha istiyor.
Günü akşam yemeği için yol üzerinden aldığımız sandviçlerle noktalayarak eve döndük.
30 Kasım 2012 Cuma
ABC'li Şehriye Pilavı
Markette şehriye ararken baktım rafta kalan tek şehriye ABC'li şehriye. Icimden herhalde bu bana bir işaret dedim ve bu şehriyeyi aldim. Böylelikle yemek yerken Meryem ile alfabe alıştırması yapabilecektik. Ancak bunun o kadar iyi fikir olmadığını yemek yeme vaktimizin ABC şehriyeli pilav içerisinde Meryem'in adını arama kabusuna dönüşünce anladım. Meryem her yediğimiz pilavda hani benim "m"im diyerek pilavını yemek yerine taneleri tek tek ayırıyor, kendi baş harfini bulamayınca bizim tabaklarımızdaki pilavlarda kendi baş harfini bulmaya çalışıyordu. ABCli pilav sadece Meryem'i değil Emre'yi de fazlası ile meşgul etmişti.
Pilavını yemek yerine çocukların isimlerini yazma yönünde gösterdiği azim takdire şayandı doğrusu.
Bu tecrübeden sonra ben ABC eğitimini sofraya taşımama kararı aldım ve herkes normal yeme alışkanlığına döndü.
Pilavını yemek yerine çocukların isimlerini yazma yönünde gösterdiği azim takdire şayandı doğrusu.
Bu tecrübeden sonra ben ABC eğitimini sofraya taşımama kararı aldım ve herkes normal yeme alışkanlığına döndü.
Kışın Alternatif Oyun Alanları
Bizim ailemiz için dışarıdaki oyun alanları hayati derecede önemli diyebilirim. Çocuk parkları, festival alanları, kumsal, patika yollar, vs. Ben temiz havayı ve hareket etmeyi seven bir insanım ve doğal olarak bizim çocuklar da o yolda ilerliyorlar. Yaz ve bahar mevsimi o açıdan bizim için bol gezmeli bir mevsimdir. Meryem bilir ki hemen hemen hergün ya parka gideceğizdir ya da göl kenarına oyun oynamaya. Hiç bir şey yoksa dışarıya yürüyüşe çıkarız. Kışın hayatımıza ister istemez bir sınırlama geliyor. Oyun alanları soğuk ve genelde ıslak oluyor. Göl ve kumsal zaten liste dışı. Dolayısıyla çocuklar için alternatif eğlenceler bulmak gerekiyor.
Benim alternatif listemin başında alışveriş merkezi var. Bu sanırım benim için de iyi bir kaçamak olduğu için listede başı cekiyor. Yoksa çok daha iyi birkaç alternatif daha var. Mesela buranın kütüphaneleri çok donanımlı. Mutlaka çocuklar için bir bölümleri var. Bu çocuk bölümlerinde hem her yaş grubuna yönelik kitapları var hem de cok güzel oyuncakları var.
Diğer bir alternatif bilim müzesi. Bu müzenin biraz büyük cocuklara göre yönelik kısmında cocukların bazı basit bilim kurallarını (denge, kaldırma kuvveti gibi) keşfedebilecekleri oyun alanları var. Bir de bizimkilere göre bir odası var. Hem Bilge'nin hem de Meryem'in aynı anda oynayabileceği bir oda burası. Mini bır kaydırak, mutfak köşesi, bulmaca köşesi ve su ile oyun yeri var. Buranın sorunu Meryem'in burada çok çabuk sıkılıyor olması.
Bizim favori alışveriş merkezimiz Meridan Mall. Bu alışveriş merkezine gittiğimizde ilk durağımız mini oyun alanı. Çocuklar için alışveriş merkezinin ortasında oluşturulmus küçük bir oyun alanı var. Meryem ve Bilge'nin enerjisini atabileceği hoplama zıplama yerleri mevcut ve ayrıca duvarlarla çevrili olması sebebiyle güvenli. Buranın hemen yan tarafında bozuk para ile çalışan mini arabalardan oluşan bir bölüm var. Çocuklar sıkılmaya başlayınca oraya geçiyoruz ve biraz orada vakit geçiriyoruz. Tabii para harcamadan. Arabalar öne arkaya gidip gelme hareketi yapmadan da yeteri kadar eğlenceli.
Buradan sonra Mall'de biraz dolaşıyoruz. Mall içerisi güvenli olduğu için Meryem rahatça kendi başına yürüyor. Bilge'yi bazen arabasına bindiriyorum bazen onun da yürümesine izin veriyorum. Meryem "Victoria's Secret" mağazasına girip oradaki kremlerin örneklerini denemeye bayılıyor. Bu mağazadaki ışıklandırma mı yoksa renkler mi bilemiyorum ama bebekliğinden beri ne zaman Meryem'i yürümeye bıraksam onu bu mağazanın içerisinde buluyorum. Emre de aynı şeyden şikayet ediyordu. Bu benim için cok büyük bir problem değil ama kadın kozmetik ürünleri ve iç çamaşırı mağazasının içerisinde dolaşmak Emre'nin hoşlandığı bir aktivite olduğunu sanmıyorum. Neyse zamanla Meryem buradaki kremleri, parfümleri keşfetti ve bu neredeyse bizim için bir rituel oldu. Eğer bu mağazanın önünden geçiyorsak ikimiz de nümunelik kremlerden, parfümlerden sürünebildiğimiz kadar sürünüp öyle çıkıyoruz.
Alışveriş merkezinde çocuklar için alışveriş merkezinin içerisini turlayan tren var. Arada bir Meryem o trene biniyor. Tabii bu her zaman yaptığımız birşey değil çünkü kişi başı 3 dolar istiyorlar.
Alışveriş merkesindeki duraklarımızdan birisi de buradaki kitapçı. Burada hem bir cok kitabı, hem de farklı oyuncakları inceleme firsatı buluyorlar.
İşte bu gezilerimizden birisini Bilge'nin doğum gününün tam ertesi günü yaptık.
Miniyatür oyuncak hayvanların olduğu köşeyi ikisi de çok sevdi.
Meryem her zaman ki gibi oyuncakları sıraya dizdi. Hepsi hemen hemen bir doğru üzerinde olacak şekilde mükemmel bir sırada olmalı. Eğer bunu başaramazsa çok sinirleniyor. Fil ailesi bir arada, sonra inekler, zurefalar. Mutlaka anne, baba ve çocuk olmalı. Anne ve baba olarak nitelendirebileceği birşeyler olmazsa üzülüyor. Hayvanlarımızı hizaya diztikten sonra onları sayma zamanı. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz ve on. Dokuz her zaman araya kaynıyor.
Bilge'nin bu hayvalarla iletişimi yaşı gereği biraz daha farklı.

Bilge daha çok hayvanları yemekle meşgul. Acaba bunun tadı diğerinden farklı mı sorusuna cevap alıyor sanırım.
Üşenmeden sıra ile hepsini tadıyor.
Hayvanları yere vurunca çıkardıkları sesler tatlarından sonra diğer merakımız.
Arada farklı tonlamalardaki çığlıkları ile hislerini de ifade etmiyor değil.
Tabii burada zor olan Meryem'i kitapçıdan hiçbirşey satın almadan dışarı çıkarabilmek. Bu bir ikna süreci gerektiriyor. Kimi zaman başarılı kimi zaman başarısız sonuçlanan.
Benim alternatif listemin başında alışveriş merkezi var. Bu sanırım benim için de iyi bir kaçamak olduğu için listede başı cekiyor. Yoksa çok daha iyi birkaç alternatif daha var. Mesela buranın kütüphaneleri çok donanımlı. Mutlaka çocuklar için bir bölümleri var. Bu çocuk bölümlerinde hem her yaş grubuna yönelik kitapları var hem de cok güzel oyuncakları var.
Diğer bir alternatif bilim müzesi. Bu müzenin biraz büyük cocuklara göre yönelik kısmında cocukların bazı basit bilim kurallarını (denge, kaldırma kuvveti gibi) keşfedebilecekleri oyun alanları var. Bir de bizimkilere göre bir odası var. Hem Bilge'nin hem de Meryem'in aynı anda oynayabileceği bir oda burası. Mini bır kaydırak, mutfak köşesi, bulmaca köşesi ve su ile oyun yeri var. Buranın sorunu Meryem'in burada çok çabuk sıkılıyor olması.
Bizim favori alışveriş merkezimiz Meridan Mall. Bu alışveriş merkezine gittiğimizde ilk durağımız mini oyun alanı. Çocuklar için alışveriş merkezinin ortasında oluşturulmus küçük bir oyun alanı var. Meryem ve Bilge'nin enerjisini atabileceği hoplama zıplama yerleri mevcut ve ayrıca duvarlarla çevrili olması sebebiyle güvenli. Buranın hemen yan tarafında bozuk para ile çalışan mini arabalardan oluşan bir bölüm var. Çocuklar sıkılmaya başlayınca oraya geçiyoruz ve biraz orada vakit geçiriyoruz. Tabii para harcamadan. Arabalar öne arkaya gidip gelme hareketi yapmadan da yeteri kadar eğlenceli.
Buradan sonra Mall'de biraz dolaşıyoruz. Mall içerisi güvenli olduğu için Meryem rahatça kendi başına yürüyor. Bilge'yi bazen arabasına bindiriyorum bazen onun da yürümesine izin veriyorum. Meryem "Victoria's Secret" mağazasına girip oradaki kremlerin örneklerini denemeye bayılıyor. Bu mağazadaki ışıklandırma mı yoksa renkler mi bilemiyorum ama bebekliğinden beri ne zaman Meryem'i yürümeye bıraksam onu bu mağazanın içerisinde buluyorum. Emre de aynı şeyden şikayet ediyordu. Bu benim için cok büyük bir problem değil ama kadın kozmetik ürünleri ve iç çamaşırı mağazasının içerisinde dolaşmak Emre'nin hoşlandığı bir aktivite olduğunu sanmıyorum. Neyse zamanla Meryem buradaki kremleri, parfümleri keşfetti ve bu neredeyse bizim için bir rituel oldu. Eğer bu mağazanın önünden geçiyorsak ikimiz de nümunelik kremlerden, parfümlerden sürünebildiğimiz kadar sürünüp öyle çıkıyoruz.
Alışveriş merkezinde çocuklar için alışveriş merkezinin içerisini turlayan tren var. Arada bir Meryem o trene biniyor. Tabii bu her zaman yaptığımız birşey değil çünkü kişi başı 3 dolar istiyorlar.
Alışveriş merkesindeki duraklarımızdan birisi de buradaki kitapçı. Burada hem bir cok kitabı, hem de farklı oyuncakları inceleme firsatı buluyorlar.
İşte bu gezilerimizden birisini Bilge'nin doğum gününün tam ertesi günü yaptık.
Miniyatür oyuncak hayvanların olduğu köşeyi ikisi de çok sevdi.
Bilge'nin bu hayvalarla iletişimi yaşı gereği biraz daha farklı.
Üşenmeden sıra ile hepsini tadıyor.
Hayvanları yere vurunca çıkardıkları sesler tatlarından sonra diğer merakımız.
Arada farklı tonlamalardaki çığlıkları ile hislerini de ifade etmiyor değil.
Tabii burada zor olan Meryem'i kitapçıdan hiçbirşey satın almadan dışarı çıkarabilmek. Bu bir ikna süreci gerektiriyor. Kimi zaman başarılı kimi zaman başarısız sonuçlanan.
Bilginin Sınırı Nedir?
Çocuğun gözünde anne-babanın bilgisi şu şekilde açıklanmış:
6
YAŞINDA :Babam herşeyi
biliyor.
10 YAŞINDA :Babam çok şey
biliyor.
15 YAŞINDA :Ben de babam
kadar biliyorum.
20 YAŞINDA :Babamın da pek
fazla birşey bildiği söylenemez.
30 YAŞINDA :Bir kere de
babamın fikrini sorsam fena
olmayacak.
40 YAŞINDA :Ne de olsa
babam bazı şeyleri biliyor.
50 YAŞINDA :Babam herşeyi
biliyor.
60 YAŞINDA :Ahh ! Keşke
babam hayatta olsaydı da kendisine
danışabilseydim...
(Kaynak: http://www.canim.net/cocuk_ve_aile/)
Meryem'in bazı istek ve soruları gerçekten bu söylemi doğruluyor. Şu aralar sık yaptığı şey rasgele kelimeleri biraraya getirerek kendi oluşturduğu şarkılarını söylemek. Eline mikrofon benzeri birşey alarak sanki sahnedeymiş gibi bir performans gösteriyor. Dansları, sesini yükseltip alçaltmaları ile kendisini tam olarak sahnede hissettiğini söylebilirim. Burada problem kendi yarattığı şarkıları benim biliyor olmamı ve hatta devamını getirerek söylememi bekliyor olması. Bazen bu şarkılarında anlamlı kelimeler sadece aralara serpilmiş oluyor. Gel çık işin içinden çıkabilirsen...
Meryem: hqwertsms.... Bilge .....adesakdd....mutlu....
Meryem: Anne bunu söylesene
Ben: Annecim ben o şarkıyı bilmiyorum
Meryem: Biliyorsun... shdhssdjj .... mutlu .....hsahdjj ...
Meryem: Hadi söylesene.
Ben: Meryemcim o şarkıyı sen şimdi kendin uydurdun. Ben bilmiyorum. Sen söyle de ben dinleyim.
Meryem: Biliyorsun....
Burada iki önemli varsayım var. Birincisi anne ve babalar herşeyi bilirler. İkincisi annem benim düşündüklerimi hatta düşüneceğim şeyleri de biliyor. Bu varsayımları çürütmekte biz anne-babalara düşüyor.
Her insanın sınırlı bir bilgisi olduğunu, yaşadıkça, okudukça bu bilgi birikimimizi arttırdığımızı ama sonuçta bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz birçok şey olabileceğini anlatmak, anlatabilmek gerekiyor.
İkinci varsayım sanırım zamanla kendi kendini yokedecektir. Bebeklerin ilk doğduklarında anneleri kendi vücutlarından bir parça sanmaları gibi birşey bu. Bakın yeni doğan bebeklere sanki bir meme hali hazırda onlar için bekliyor. Başlarını sağa, sola, yukarı, aşağı hareket ettirerek ona ulaşmaya çalışıyorlar. Meryem sanırım zamanla annesinin Meryem'in düşüncelerini de aynı zamanda takip edebilme gibi bir gücünün olmadığını farkedecektir. Bu şekilde adım adım bağımsız bir birey olduğunun farkına varabilmenin adı da büyüme oluyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)