Amerika'daki seçimler dolayısı ile bizim eve de bir hareketlilik gelmişti. Meryem ara ara Hillary Clinton'ın seçilirse ilk bayan başkan olacak olmasından duyduğu heyecanı dile getiriyordu. Seçimlerden bir gün önce, arabada yine seçimler gündeme geldi. Bilge ve Meryem Clinton'a mı yoksa Trump'a mı oy vereceklerini konuşuyorlardı. Bilge hemen ağzını doldura doldura "ben Donald Trump'ı seçerdim" diye cavp verdi. "I want my dreams come true" diye ekledi ardından hemen. Yani rüyalarının gerçek olmasını istiyormuş. Ben Bilge'nin bu yorumunu şaşkınlıkla dinlerken Meryem hemen müdahele etti. "Donald Trump hates kids. Ben Clinton'ı seçerdim çünkü Clinton çocukları çok seviyor" dedi.
Yol boyunca Trump, Clinton derken eve geldik. Ben tabii gece biraz sıkıntılı bir şekilde seçim sonuçlarını takip ediyorum. İşin açıkcası ne Trump ne de Clinton'ı istiyorum. Ama tabii insan Trump'a alternatif olarak yine de Clinton daha iyidir diye Clinton'ın kazandığını görmek istiyor. Gece yarım gibi Trump arayı açmaya başlayınca ben artık dayanamayıp yattım. Tüm gece bir huzursuzluk vardı üzerimde. Sabah 5:30'da Bilge yanıma heyecanlı bir şekilde ben bugün 5 oldum diye geldi. Seçimlerin ertesi gün canım oğlumun da doğum günüydü. Meryem de uyanmıştı. Meryem'in ilk sorusu kim kazandı oldu. Trump deyince biraz üzüldü ve şaşırdı. Sanki Clinton'ın kazanacağından çok emindi. Her beraber Trump'ın zafer konuşmasını dinledik. O kadar da korkunç değildi. Sanki biraz yumuşamaya başlamıştı. İlk baştaki sıkıntım biraz olsun hafifler gibi oldu.
Okul dönüşü arabada Meryem yine seçimlere döndü. Anlaşılan okulda epey bir konuşması geçmişti. Ama bu sefer daha bir endişeliydi. "Anne herkes diyor ki Trump başka ülkeden insanların Amerika'ya gelmesine izin vermeyecekmiş. O zaman babaanne ve hala gelemez" diye ağlamaya başladı. Ben yok öyle birşey dedim. Pasaportları, vizeleri var. İstedikleri zaman gelebilirler. Arkadaşların izinsiz girmeye çalışan insanları kastetmiştir dedim. O aynı endişeli ses tonu ile "ama burada doğmayan insanlar burda çalışıyor bile olsa kendi ülkelerine döneceklermiş" dedi. Meryem bu küçücük yaşı ile kocaman kocaman sorunları anlamaya çalışıyordu. O zaman Trump'ın başkan seçilmesinin etkilerinin sadece Trump'ın vereceği kararlarla ilgili olmadığını anladım. Trump bazı insanların içlerinde bastırdıkları hırs, kin ve ırkçılık duygularını legalize etmişti. Tabanda ayrımcılığın kapısını aralamıştı. İşte esas korkutucu olan buydu.
Bu blog doktora yaparken çocuk yetiştirmenin zorluklarının yanında ne tam zamanlı anne baba, ne tam zamanlı öğrenci ne de tam zamanlı bir çalışan olamamanın verdiği rahatsızlığın bir ürünü. Çocuklarımız çok büyümeden ve zaman elimizden daha fazla akıp gitmeden birşeylerin notunu biryerlere düşme isteği aslında. Bir nevi bizim ailemizi konu alan bir tez çalışması. Hiç bir zaman tam yapılandırılamamış ve hep yeni hedefler içeren.
Bilge 4 Yaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilge 4 Yaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Kasım 2016 Perşembe
3 Ekim 2016 Pazartesi
Trex ve Matematik
Bilge ile zihinden matematik alıştırmaları yapıyoruz. 5 ile 4'ü toplarsak ne olur oğlum diye sordum. Dokuz diye cevap verdi. Nasıl yaptın sorusunu her zaman yaptığı gibi "kafamdan düşündüm ve buldum" diye yanıtladı. Ha bir de "Sen öyle demiştin cevabı var". O zaman çok fazla konuşarak bu çocuğa iyi mi yapıyorum kötü mü yapıyorum bilemiyorum. Çünkü hedefim hem ona farklı düşünce yöntemlerini gösterebilmek hem de düşüncesini kelimelere dökebilmesine yardımcı olmak.
Parmaklarımı göstererek açıklamaya başladım. Bak burada 10 var. Birisini kapatınca ne oldu? 9 kaldı çünkü 9, 10'dan bir eksik.
Ben onun anlayabileceği bir açıklama yapmaya çalışırken bana dönüp "anne Trexler matematik yapamazlar, neden biliyor musun? Çünkü sadece 2 parmakları var." demesin mi.
Trexler matematik yapıyor olsalardı 10 tabanlı sayı sistemi yerine iki tabanlı sayı sistemi mi kullanırlardı acaba diye sormadım tabii.
Parmaklarımı göstererek açıklamaya başladım. Bak burada 10 var. Birisini kapatınca ne oldu? 9 kaldı çünkü 9, 10'dan bir eksik.
Ben onun anlayabileceği bir açıklama yapmaya çalışırken bana dönüp "anne Trexler matematik yapamazlar, neden biliyor musun? Çünkü sadece 2 parmakları var." demesin mi.
Trexler matematik yapıyor olsalardı 10 tabanlı sayı sistemi yerine iki tabanlı sayı sistemi mi kullanırlardı acaba diye sormadım tabii.
26 Eylül 2016 Pazartesi
Kuzen Kardeşliği
Şu aralar yeni evimizde uzun süreli misafirlerimizi ağırlamanın keyfini sürüyoruz. Önce çocukların babaanneleri geldi. Bilge birkaç gün korku ile uyandı. Babaanne gitti mi acaba diye. Babaannesinin uzun süreli misafirimiz olduğunu anlaması ile rahatladı ve hep beraber daha geniş ailemizin keyfini sürmeye başladık. Ardından Zeynep, Kemal ve Beyza geldi. Kemal kısa süreliğine gelmişti ancak Beyza ve Zeynep bir ay bizimle birlikte idi.
Bu duruma tabii en çok Meryem ve Bilge sevindi. Kuzenleri ile ilk defa bu kadar uzun süreli vakit geçirme fırsatı yakalamışlardı ve bu paha biçilemezdi. Meryem özellikle Beyza'nın üzerine titriyor. Tabii bunda Beyza'nın da payı büyük. Yalnız bizim çocuklar değil Beyza da bizimkileri kardeşi gibi görüyor. Aslında tek bir farkla. Kardeşliğin verdiği bir rekabet durumu olmadığı için çok fazla gürültü patırtı da olmuyor. Yaşasın kuzen kardeşliği!
Elif'in durumu birazcık farklı. Elif Beyza'ya bayılıyor ancak Beyza'yı kendine rakip olarak gördüğünden midir bilinmez bazen ona zarar verebiliyor. Dolayısı ile Beyza Elif'e karşı tedbirli olmak zorunda. Beyza daha bir hafta içinde iki üç ısırma vakası atlattı.
Meryem okuldan eve öyle bir istek ve neşe ile geliyor ki... Biliyorum aslında elinde olsa Beyza'yı hep burada tutar. Evde bodrum katındaki oyun odasında, evin arka bahçesinde, ön tarafında uzun uzun oynuyorlar.


Zeynep ve Beyza'nın buradaki evimize gelmeleri o açıdan çok iyi oldu. Alan geniş, oyun alanları çeşitli ve çocukların sıkılmaya pek bir vakti olmuyor.
Dün bahçede fıskiyeyi açtık, suda ıslandılar.
Su altında serinledikten sonra çimlere oturup güneşin tadını çıkardılar.
Daha sonra Cincinati doğa merkezine gittik. Uzun bir orman yürüyüşü yaptık. O kadar uzun yürüyüşten sonra bile hala enerjileri tükenmemişti.
Çocukların ilişkilerini sağlamlaştıracağı, birbirlerini daha iyi tanıyıp birlikte olan hatıralarını zenginleştirebileceği böyle bir fırsatı yakalamış olmalarından dolayı çok mutluyum.
Keşke böyle daha çok günlerimiz olsa.
Bu duruma tabii en çok Meryem ve Bilge sevindi. Kuzenleri ile ilk defa bu kadar uzun süreli vakit geçirme fırsatı yakalamışlardı ve bu paha biçilemezdi. Meryem özellikle Beyza'nın üzerine titriyor. Tabii bunda Beyza'nın da payı büyük. Yalnız bizim çocuklar değil Beyza da bizimkileri kardeşi gibi görüyor. Aslında tek bir farkla. Kardeşliğin verdiği bir rekabet durumu olmadığı için çok fazla gürültü patırtı da olmuyor. Yaşasın kuzen kardeşliği!
Elif'in durumu birazcık farklı. Elif Beyza'ya bayılıyor ancak Beyza'yı kendine rakip olarak gördüğünden midir bilinmez bazen ona zarar verebiliyor. Dolayısı ile Beyza Elif'e karşı tedbirli olmak zorunda. Beyza daha bir hafta içinde iki üç ısırma vakası atlattı.
Meryem okuldan eve öyle bir istek ve neşe ile geliyor ki... Biliyorum aslında elinde olsa Beyza'yı hep burada tutar. Evde bodrum katındaki oyun odasında, evin arka bahçesinde, ön tarafında uzun uzun oynuyorlar.
Zeynep ve Beyza'nın buradaki evimize gelmeleri o açıdan çok iyi oldu. Alan geniş, oyun alanları çeşitli ve çocukların sıkılmaya pek bir vakti olmuyor.
Dün bahçede fıskiyeyi açtık, suda ıslandılar.
Su altında serinledikten sonra çimlere oturup güneşin tadını çıkardılar.
Daha sonra Cincinati doğa merkezine gittik. Uzun bir orman yürüyüşü yaptık. O kadar uzun yürüyüşten sonra bile hala enerjileri tükenmemişti.
Çocukların ilişkilerini sağlamlaştıracağı, birbirlerini daha iyi tanıyıp birlikte olan hatıralarını zenginleştirebileceği böyle bir fırsatı yakalamış olmalarından dolayı çok mutluyum.
Keşke böyle daha çok günlerimiz olsa.
Süpriz Misafirler
Zeynepler bizim yanımıza geleceklerinin müjdesini yazdan vermişlerdi ancak vize görüşmesine gittiklerinde görevliler onların vize durumunu biraz beklemeye almıştı. Yani vize alıp alamayacakları belli değildi. Bu durum hepimizde bir hayal kırıklığı oluşturdu. İçimizden hala belki alabilirler ve gelirler desek de çok bir umudumuz kalmamıştı. Ama hiç beklenmeyen oldu ve vizeyi alıp bize süpriz yaparak bir anda evimize gediler.
Zeyneplerin geleceği gece babaannesi çocuklara sabah size büyük bir süprizim var demişti. Bilge ve Meryem sabahki süprizi merak ederek yataklarına yattılar. Meryem uyanınca ilk işi süprizi sormak oldu. Halasını ve kuzenini karşısında görmeyi hiç beklemiyordu. Onları görünce gözlerinin içi aydınlandı sanki. Hem şaşırmış hem de çok sevinmişti. Sonra dönüp bana o çok bilmiş ifadesi ile "babaanne süprizim var demişti ama bu gerçekten çok büyük bir süprizmiş!" dedi.
Gerçekten de olabilecek en güzel süprizdi.
Zeyneplerin geleceği gece babaannesi çocuklara sabah size büyük bir süprizim var demişti. Bilge ve Meryem sabahki süprizi merak ederek yataklarına yattılar. Meryem uyanınca ilk işi süprizi sormak oldu. Halasını ve kuzenini karşısında görmeyi hiç beklemiyordu. Onları görünce gözlerinin içi aydınlandı sanki. Hem şaşırmış hem de çok sevinmişti. Sonra dönüp bana o çok bilmiş ifadesi ile "babaanne süprizim var demişti ama bu gerçekten çok büyük bir süprizmiş!" dedi.
Gerçekten de olabilecek en güzel süprizdi.
14 Eylül 2016 Çarşamba
Duyguları İyi İfade Edebilmek
Bizim ailemizde herkes biraz kara kutu. Bu durum ben ve Emre'den kaynaklanıyor biraz galiba. Biz öyle sevinçlerimizi, üzüntülerimizi, sevdiklerimiz veya sevmediklerimizi kolay kolay kelimelere dökemiyoruz. Çocuklarımız bize benzedikleri için mi yoksa kendi karakterlerinin bir parçası olarak mı bilinmez ama onlar da biraz kara kutu. Meryem'in ne düşündüğü ne hissettiği olaylar yaşandıktan çok sonra ortaya çıkıyor. Meryem'de mutlaka bir kuluçka dönemi var. Önce duygularını analiz ediyor, sindiriyor, sonra kelimelere döküyor. Mesela başkalarının kıyafetlerini giymeyi sevmediğini şimdi şimdi söylüyor. Senelerce ben ona arkadaşların çocuklarından gelen kıyafetleri giydiriyordum ve her üzerini giyeceğinde uygun bir kıyafet bulmakta zorlanıyorduk. Meğersem sebebi buymuş. Aynı şekilde ikinci el eşya kullanmayı sevmediğini daha yeni söyledi. Koltuklarımızı yeniledik ama yine ikinci el. Meryem koltuğun üzerine havlu koyup oturuyordu. Meğersem başkasından gelmesi fikri onu rahatsız ediyormuş. Çözümü koltukların üzerine atabileceği bir battaniye almakta buldum. Oturmak istediği her yere taşıyabilir. Meryem'e sürekli olarak duygularını bizimle paylaşması konusunda hatırlatmalarda bulunmak durumunda kalıyorum. Sevgisini anlatmakta da bir o kadar ketum. Hiç öyle gidip birisine durup dururken sarılmaz. Ama biz ona sarılmazsak kafasında öyle senaryolar yazıyor ki kendimi sürekli diken üstünde hissediyorum.
Bilge bir nebze daha iyi. En azından sevgisini anlatmakta. Mutlu olduğunda, onun sevdiği birşey yaptığımızda çok net. Anne ben seni seviyorum diyor. Pazartesi bayram diye onlara birer oyuncak aldık. Arabadan eve dönerken hemen bana "Anne ben seni çok seviyorum" dedi. Geçen babaannesi ile dışarıda sohbet ederlerken de ona söylemiş. Birlikte sohbet etmeleri çok hoşuna gitmiş ve duygularını hemencecik paylaşmış. Ancak bu netlik bazen problem olabiliyor. Sevmediğine de sevmiyorum diyor açık açık. Ama bu sevmemek genel bir sevmeme durumu değil. Aslında söylemek istediği ben seni tanımıyorum ki seveyim. Mesela Kentucky'e gelmeden birkaç hafta önce Beyza bizim çocuklar ile oynamak için evimize gelmişti. Beyza'nın babası kızını almak için geldiğinde Bilge'ye kendisini sevip sevmediğini sormuş sanırım. Bilge hayır demiş. Emre çok utandım dedi. Ben orada değildim ama Bilge'nin ne demek istediğini anlamıştım. Bilge Beyza'nın babasını tanımıyordu. Birlikte doğru düzgün vakit geçirmemişlerdi. Dolayısı ile sevgi sözünün anlamını dolduracak ortak bir geçmişleri yoktu. Bilge kelimeler ile sevdiğini sevmediğini anlatma konusunda daha net olmasında rağmen o da bizi sarılıp öpücüklere falan boğmuyor. Gelip beni böyle kocaman kocaman öptüğünü çok hatırlamıyorum. Öfkelendiği veya kıskandığında biraz daha kapalı kutu. Benim için o tarz duygularının bazı belirleyicileri var. Meryem'i durup duruken rahatsız etmeye başladıysa, Meryem ile ilgili birşeyi kıskanmıştır kesin. Etrafa veya eşyalara zarar vermesi çoğu zaman bu tarz duygularının bir göstergesi. Geçtiğimiz günlerde Emre, Meryem ile Elif'e ayakkabı almıs ama Bilge'ye almamıştı. Bilge hemen Meryem'i ve beni rahatsız etmeye başladı. Doğrudan vurmuyor ama bir şekilde insanı rahatsız ediyor. Mesela sırtıma çıkmaya çalışıyor, Meryem'i koltukta sıkıştırıyor. Ben olayın nereden kaynaklandığının farkındaydım. Baban sana ayakkabı almadı diye üzüldün mü diye sordum. O zaman duygularını anlatmaya başladı. Bize Meryem'in sahip olduğu ayakkabıları tek tek göstermeye başladı. Gerçekten de Meryem'in 5-6 çift ayakkabısı vardı. Bilge'nin ise sadece bir terliği ve bir spor ayakkabısı vardı. Yalnız ayakkabıları gösterirken çok komikti. Bak bu da var ve hiç bunu giymiyor şeklinde yorumlar yapıyordu. Bilge'nin neyi kıskandığı veya neye öfkelendiğini tahmin etmek öyle her zaman kolay olmuyor. Bir de bazen cok alakasız ortamlarda bu duygular ortaya çıkıyor. Mesela bir oyun alanında veya arkadaşlarımızla bir aradayken. O zamanlarda insanın duygu analizi yapmaya pek bir vakti olmuyor.
Elif bu konuda en açıkları. Sevdiği sevmediği çok belli. Sevgisini dokunarak, sarılarak, öperek gösteriyor ve bu bizim ailemiz için büyük bir ilerleme. Geçen gün babannesi Elif ile babaanne olduğumu anladım diyordu. Diğer ikisi hiç o kadar babaannelerine sarılmamışlardı ki. Emre birkaç günlüğüne Michigan'a gidip geliyor. Geçen hafta geldiğinde Elif kollarını kocaman açarak Emre'nin yanına gitti. Özlemişti ve ona sarılmak istiyordu. İlk başlarda Emre Elif'in onun etrafında neden dönüp durduğunu anlamadı. Alışmamışız ya böyle sevginin gösterilmesine...
Sevgi sevgiyi pekiştiriyormus. Bunu bize Elif öğretti. Hepimizin Elif'i örnek alarak sevgimizi daha açık belli etmeyi öğrenmesi gerekiyor .
Bilge bir nebze daha iyi. En azından sevgisini anlatmakta. Mutlu olduğunda, onun sevdiği birşey yaptığımızda çok net. Anne ben seni seviyorum diyor. Pazartesi bayram diye onlara birer oyuncak aldık. Arabadan eve dönerken hemen bana "Anne ben seni çok seviyorum" dedi. Geçen babaannesi ile dışarıda sohbet ederlerken de ona söylemiş. Birlikte sohbet etmeleri çok hoşuna gitmiş ve duygularını hemencecik paylaşmış. Ancak bu netlik bazen problem olabiliyor. Sevmediğine de sevmiyorum diyor açık açık. Ama bu sevmemek genel bir sevmeme durumu değil. Aslında söylemek istediği ben seni tanımıyorum ki seveyim. Mesela Kentucky'e gelmeden birkaç hafta önce Beyza bizim çocuklar ile oynamak için evimize gelmişti. Beyza'nın babası kızını almak için geldiğinde Bilge'ye kendisini sevip sevmediğini sormuş sanırım. Bilge hayır demiş. Emre çok utandım dedi. Ben orada değildim ama Bilge'nin ne demek istediğini anlamıştım. Bilge Beyza'nın babasını tanımıyordu. Birlikte doğru düzgün vakit geçirmemişlerdi. Dolayısı ile sevgi sözünün anlamını dolduracak ortak bir geçmişleri yoktu. Bilge kelimeler ile sevdiğini sevmediğini anlatma konusunda daha net olmasında rağmen o da bizi sarılıp öpücüklere falan boğmuyor. Gelip beni böyle kocaman kocaman öptüğünü çok hatırlamıyorum. Öfkelendiği veya kıskandığında biraz daha kapalı kutu. Benim için o tarz duygularının bazı belirleyicileri var. Meryem'i durup duruken rahatsız etmeye başladıysa, Meryem ile ilgili birşeyi kıskanmıştır kesin. Etrafa veya eşyalara zarar vermesi çoğu zaman bu tarz duygularının bir göstergesi. Geçtiğimiz günlerde Emre, Meryem ile Elif'e ayakkabı almıs ama Bilge'ye almamıştı. Bilge hemen Meryem'i ve beni rahatsız etmeye başladı. Doğrudan vurmuyor ama bir şekilde insanı rahatsız ediyor. Mesela sırtıma çıkmaya çalışıyor, Meryem'i koltukta sıkıştırıyor. Ben olayın nereden kaynaklandığının farkındaydım. Baban sana ayakkabı almadı diye üzüldün mü diye sordum. O zaman duygularını anlatmaya başladı. Bize Meryem'in sahip olduğu ayakkabıları tek tek göstermeye başladı. Gerçekten de Meryem'in 5-6 çift ayakkabısı vardı. Bilge'nin ise sadece bir terliği ve bir spor ayakkabısı vardı. Yalnız ayakkabıları gösterirken çok komikti. Bak bu da var ve hiç bunu giymiyor şeklinde yorumlar yapıyordu. Bilge'nin neyi kıskandığı veya neye öfkelendiğini tahmin etmek öyle her zaman kolay olmuyor. Bir de bazen cok alakasız ortamlarda bu duygular ortaya çıkıyor. Mesela bir oyun alanında veya arkadaşlarımızla bir aradayken. O zamanlarda insanın duygu analizi yapmaya pek bir vakti olmuyor.
Elif bu konuda en açıkları. Sevdiği sevmediği çok belli. Sevgisini dokunarak, sarılarak, öperek gösteriyor ve bu bizim ailemiz için büyük bir ilerleme. Geçen gün babannesi Elif ile babaanne olduğumu anladım diyordu. Diğer ikisi hiç o kadar babaannelerine sarılmamışlardı ki. Emre birkaç günlüğüne Michigan'a gidip geliyor. Geçen hafta geldiğinde Elif kollarını kocaman açarak Emre'nin yanına gitti. Özlemişti ve ona sarılmak istiyordu. İlk başlarda Emre Elif'in onun etrafında neden dönüp durduğunu anlamadı. Alışmamışız ya böyle sevginin gösterilmesine...
Sevgi sevgiyi pekiştiriyormus. Bunu bize Elif öğretti. Hepimizin Elif'i örnek alarak sevgimizi daha açık belli etmeyi öğrenmesi gerekiyor .
1 Temmuz 2016 Cuma
Erkek Çocukları ve Kız Çocukları
- Meryem ve Bilge daha çok küçükken kütüphaneden ödünç aldığımız çocuk ninnileri CD'sinde şöyle bir tekerleme duymuştum:
- What are little boys made of?
- What are little boys made of?
- Snips and snails
- And puppy-dogs' tails
- That's what little boys are made of
- What are little girls made of?
- What are little girls made of?
- Sugar and spice
- And everything nice (or all things nice)
- That's what little girls are made of
- Bu tekerleme beni gülümsetmişti ama bir yandan da eşitlikçi yanımı tetikleyerek ne kadar cinsiyet ayrımcı bir tekerleme diye düşündürmüştü. Bir erkek çocuğu annesi olarak zaman zaman bu tekerlemeye katılmadan edemiyorum. Benim örneklemim bir kişiden oluşuyor ve dolayısı ile bütün erkek çocukları için genellemem münkün değil ama Bilge'yi gözlemledikçe neden erkeklerin bu kadar küfür edip, horozlar gibi kabararak ortada gezdiklerini daha iyi anlıyorum.
- Bilge duygularını yoğun yaşayan bir çocuk. Zaman zaman çok şefkatli oluyor ama vahşi bir yanı var ki beni zaman zaman çileden çıkarıyor. Filmlerde veya etrafta duyduğu kötü kelimeleri öyle bir yakalıyor ve sahipleniyor ki sadece konuşmalarımıza değil hangi filmleri izlediğimize bile ekstra özen göstermemiz gerekiyor. Aptal kelimesini ağzını doldura doldura söylemeyi çok seviyor ve ne kadar uyardıysam bir türlü kalıcı bir sonuca ulaşamadım. Ancak beni en çok saşırtan F... kelimesini söylemesiydi. Bowling oynamaya gittiğimizde lobutları deviremediğinde önce biraz yumuşak bir küfür savurdu. "Dang it!" diye bağırdı. Birkez daha başarısız olunca "f...!" deyince ben insanların arasında ne diyeceğimi bilemedim. Oğluma nasıl yanlış bir tepki verdiğini mi anlatsam yoksa etraftaki insanlardan özür mü dilesem şaşırdım kaldım.
- Bir de tabii "I will punch you in the face" var. Türkçe'de "yüzünü gözünü dağıtırım" sözüne eş tutabiliriz. Kızdığı zaman kim olduğu farketmiyor ve öyle bir içten söylüyor ki insan gerçekten yapacak diye korkuyor.
- Beni en çok endişelendiren ise sinirlendiği zaman kendisine hakim olamayıp tekme tokat yanındakilere girişmeye çalışması. Meryem ile sıkı kavgaları oluyor. Meryem de az değil, birbirlerini epey bir acıtabiliyorlar. Bilge Elif'e karşı epey bir nazik ama Elif de arada bir nasibi alıyor. Sinirlendiği zaman Elif'in arkasından öyle bir ittiriyor ki yazık çocuk yere kapaklanıyor.
- Bütün bunlar olurken biz sessiz sedasız seyretmiyoruz tabii. Türlü türlü yöntemlerle bu tepkilerinin ne kadar yıpratıcı ve kırıcı olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Bazen bol bol konuşarak bazen ise istemeden kızarak, bağırarak ve türlü cezalarla tehdit ederek.
- Ve ben bütün bu tecrübelerime dayanarak bir insan erkek çocuklarını bu kadar güzel anlatabilir diye başta bahsettiğim tekerlemeyi kendi kendime tekrar ediyorum.
29 Haziran 2016 Çarşamba
Yaz! Yaz! Yaz!
Bu yaza da diğer yazlarımız gibi heyecanla başladık. Heyecanın yanısıra bir sürü de plan yaptık. Yazın ilk günü Meryem beni sabah erkenden kaldırdı. Elime bir kağıt tutuşturdu ve yazın yapabileceğimiz aktivitelerin listesini yaptık. Aklımıza ne geliyorsa yazdık. Bilge uyanınca o da ekledi. Bol bol yüzme, oyun, gezilerin yanı sıra çilek toplama, bowling oynama, hayvanat bahçesi gezisi gibi çok özel aktiviteler de listemizde girdi. Listenin en alt kısmına her gün düzenli yapmamız gereken çalışma programını eklemeyi unutmadık.
Hızlı bir giriş yaparak hemen ertesi günü listeden aktivitelerimize başladık.
MSU bahçelerine gezi:
Bowling:
Çilek toplama:
Buz pateni:
Lake Lansing Cumaları:
:
Hayvanat bahçesi:
Havuz, piknikler derken yazımız dolu dolu geçiyor.
Ben yaz bitmeden biraz yoruldum açıkcası. Çocuklarla birşeyler yapmanın heyecanı ve mutluluğunu yaşıyor ve bu dolu dolu geçen zamanlarımızı seviyorum ama bazen biraz nefes almaya ihtiyaç duymuyor değilim doğrusu. Öyle zamanlarda en kısa sürede evden kendimi dışarı atıyor ve bir kafeye gidiyorum. Bilgisayarımın başında sessiz sessiz kahvemi yudumlayıp ağır aksak biraz iş yapmaya çalışıyorum. Ancak asıl amacım aşağı inen enerjimi tekrar yukarılara çekmek.
Daha yaz uzun ama listemiz de çok uzun. Yani biz bu yaza daha neler sığdırabiliriz neler...
Hızlı bir giriş yaparak hemen ertesi günü listeden aktivitelerimize başladık.
MSU bahçelerine gezi:
Bowling:
Çilek toplama:
Buz pateni:
Lake Lansing Cumaları:
Hayvanat bahçesi:
Havuz, piknikler derken yazımız dolu dolu geçiyor.
Ben yaz bitmeden biraz yoruldum açıkcası. Çocuklarla birşeyler yapmanın heyecanı ve mutluluğunu yaşıyor ve bu dolu dolu geçen zamanlarımızı seviyorum ama bazen biraz nefes almaya ihtiyaç duymuyor değilim doğrusu. Öyle zamanlarda en kısa sürede evden kendimi dışarı atıyor ve bir kafeye gidiyorum. Bilgisayarımın başında sessiz sessiz kahvemi yudumlayıp ağır aksak biraz iş yapmaya çalışıyorum. Ancak asıl amacım aşağı inen enerjimi tekrar yukarılara çekmek.
Daha yaz uzun ama listemiz de çok uzun. Yani biz bu yaza daha neler sığdırabiliriz neler...
20 Mayıs 2016 Cuma
Öğrenme Aralığının Genişlemesi
Çocuklar insan hayatında yeni öğrenmelerin vesilesi oluyor. Çocuk sahibi olur olmaz daha önce öylesine duyup anlamını tam bilmediğimiz veya daha önce hiç karşılaşmadığımız yeni kavramlar hayatımızın parçası oluveriyor birden. Bu öğrenme durumu özellikle yabancı bir ülkede çocuk yetiştirenler için çok daha fazla oluyor. Bebek sarılığının "jaundice" olduğunu veya "bugger" kelimesinin sümük anlamında kullanıldığını çocuklarla öğrendim mesela.
Meryem'in okuma çalışmaları sırasında uzun a ve kısa a gibi harflerin ayrıldığını, sonra süper kahraman e harfini tanıdım. İnsan her çocuğu ile yeni bir dünyaya yolculuk yapıyor. Bu yolculuk sırasında karşılaşılan zorluklar veya çocukların ilgi alanına göre şekillenen hedefler yeni öğrenmeleri getiriyor. Meryem'in hayvan projesi sırasında Meryem ile kütüphanede fok balıkları ile ilgili epey bir bilgi kazandım mesela. Ben fok balıklarının memeli sınıfında olduğunu veya etçil hayvanlar olduklarını bilmiyordum.
Çocuklar bizim ilgi alanlarımızı zenginleştirip, öğrenme aralığımızı genişletiyorlar. Evdeki herkes bu zenginlikten payını alıyor. Meryem sevdiği kitabın posterini hazırlarken Bilge de kendi posterini hazırladı. Daha okula başlamadan okul projelerini hazırlama hakkında bir fikri olmuştu.
Meryem'in okuma çalışmaları sırasında uzun a ve kısa a gibi harflerin ayrıldığını, sonra süper kahraman e harfini tanıdım. İnsan her çocuğu ile yeni bir dünyaya yolculuk yapıyor. Bu yolculuk sırasında karşılaşılan zorluklar veya çocukların ilgi alanına göre şekillenen hedefler yeni öğrenmeleri getiriyor. Meryem'in hayvan projesi sırasında Meryem ile kütüphanede fok balıkları ile ilgili epey bir bilgi kazandım mesela. Ben fok balıklarının memeli sınıfında olduğunu veya etçil hayvanlar olduklarını bilmiyordum.
Çocuklar bizim ilgi alanlarımızı zenginleştirip, öğrenme aralığımızı genişletiyorlar. Evdeki herkes bu zenginlikten payını alıyor. Meryem sevdiği kitabın posterini hazırlarken Bilge de kendi posterini hazırladı. Daha okula başlamadan okul projelerini hazırlama hakkında bir fikri olmuştu.
4 Mayıs 2016 Çarşamba
Bilge'nin Yardım Önerisi
Tezimi komiteye vaktinde yollayabilmek icin son birkaç hafta yoğun bir çalışma ile geçiyor. Çocukların isteklerini çalışmam gerekli olduğu için geri çevirmek durumunda kalabiliyorum. Bugün Bilge onu okuldan erken almamı istedi. Bugün ve yarın bu durumun imkansız olduğunu anlatmaya çalıştım. Birazcık bu duruma kızdı. Sonra biraz anlar gibi oldu. Ben bilgisayarımın başında iş yaparken yanıma gelip "daha anlamıyor musun okuyorsun" diye bir soru sordu. Sanırım aynı dökümanın karşısında neden bu kadar çok vakit geçirdiğimi anlamaya çalışıyordu. Sonra "anlamıyorsan ben akşam gelince sana anlatırım, tamam mı" dedi. Canım oğlun sen anlatırsın da ben anlamam mı? Keşke o kadar kolay olsaydı....
13 Nisan 2016 Çarşamba
Duyguları Kelimelere Dökebilmek
Bugün Meryem'i okula bıraktıktan sonra araba ile eve gelirken
Bilge: Anne ben ağaçları çok seviyorum, neden biliyor musun?
Ben: Neden oğlum?
Bilge: Çünkü ağaçlar çiçek açıyorlar, ayrıca elma veriyorlar.
Yine bugün evden çıkmadan önce Bilge'ye ayakkabısını giymesi için yardım ediyorum. Yere eğildim, bana "I like you mommy!" diyerek sarıldı. Bu bir rutinimiz değil ama o an öyle hissetmişti ve paylaşmak istemişti.
Sabah telaşlarımızdan birinde Elif'i giydirmeye çalışıyorum. Elif'in üzerinde bezi hariç hiçbirşey yok. Bilge Elif'i öyle görünce dayanamayıp geldi sarıldı. Sonra "anne ben fluffy olanları çok seviyorum"dedi. Elif yumuşacıktı ve bu yüzden Bilge, Elif'e dokunmayı seviyordu.
Bilge sevip sevmediklerini dile getirmeyi çok seviyor. Eğer üzerimde onun hoşuna giden bir kıyafet varsa hemen "anne elbiseni sevdim" diyor sevmediği birşey varsa "bu çok kötü" diye söyleyebiliyor. Arkası kulaklı cebi olan pantolan almıştım. Onu giyince anne ben ceplerini sevdim dedi hemen. Sonra bana ben de "butt pocket'lı pantolon istiyorum diye istekte bulundu. Pantlonumu tarifi çok hoşuma gitmişti doğrusu. Poposu cepli pantolon istiyordu.
Sevmediklerini ise şu aralar "stupid" diyerek anlatıyor. Bize kızdığı zaman, birşeye kızdığı zaman hemen "stupid" diyor. Bu küfür etme durumu önü alınmazsa ileride çok daha kötü kelimelere dönüşebilir. Şu anda Bilge'ye sevmediklerini nasıl daha açıklayıcı ve az kırıcı ifade edebileceğini öğretmeye çalışıyorum.
Duygularını kelimelere dökerken bazen sokakta gördüğü insanlara o an içinden gelen tanımlayıcı sıfatlar içeren isimlerle hitap ediyor. Bu durum bazen utanç verici, bazense komik olabiliyor. MSU kampüste yürürken genç Asyalı bir kıza "Hi baby face" diye hitap edince biraz utandım mesela.
Market çıkışı yolda gördüğü insanlara "Hello no name" demesi komikti. Markette gördüğü yaşlı bir amcaya "Hi Granpa" diye hitap etmesinde bir tatlılık vardı ama başka bir yaşlı adama "Bye Weirdo" diye seslenince oradan nasıl uzaklaştığımı bilemedim.
Duygularını kelimelere dökemediği zamanlarda ise davranışları ile mutluluğu veya mutsuzluğunu gösteriyor. Misafir geldiği zaman dikkati üzerine çekmek için özellikle de ben misafirle konuşurken omuzuma çıkmalar, saçımla oynamalar, garip sesler çıkarmalar gibi. Meryem ile fazla ilgilendiğimde Bilge'yi kafamda saçımı yemeye çalışırken buluyorum. Bazen ise durup dururken Meryem'e vuruyor. Sanki "yeter artık seninle ilgilendiği, biraz da benimle ilgilenin" der gibi.
Meryem'in doğum günü sırasında bütün hediyelerin ona gelmesine o kadar kızmış olmalı ki kaşla göz arasında daha Meryem hediyelerini açmadan, bütün hediyeleri paketinden çıkarıp yere atmış. Meryem pastasının üzerindeki mumları üflerken Bilge'nin pastayı kendine doğru çekip mumları üflemeye çalışması ise o an hissettiklerini fazlası ile anlatıyordu.
Duyguların bir şekilde dile getirilmesi hem karşı tarafın işini kolaylaştırıyor hem de kişinin kendisine daha az zarar veriyor. Bilge ne zaman mutlu, ne zaman kızgın, neleri sever, neleri sevmez çok iyi biliyorum mesela. Ayrıca herşeyi açık açık yaşadığından içinde biriktirdiği kırgınlıkları, öfkeleri pek olmuyor. Sadece bu ifade ediş biçiminin kelimelerle daha güçlü olduğunu, ve kelimelerimizin özenle seçtiğimiz kelimeler olması gerektiğini pekiştirmemiz gerekecek. Mesela gördüğü her garip adama "weirdo" diye hitap edemeyeceğini öğrenmesi gibi.
Bilge: Anne ben ağaçları çok seviyorum, neden biliyor musun?
Ben: Neden oğlum?
Bilge: Çünkü ağaçlar çiçek açıyorlar, ayrıca elma veriyorlar.
Yine bugün evden çıkmadan önce Bilge'ye ayakkabısını giymesi için yardım ediyorum. Yere eğildim, bana "I like you mommy!" diyerek sarıldı. Bu bir rutinimiz değil ama o an öyle hissetmişti ve paylaşmak istemişti.
Sabah telaşlarımızdan birinde Elif'i giydirmeye çalışıyorum. Elif'in üzerinde bezi hariç hiçbirşey yok. Bilge Elif'i öyle görünce dayanamayıp geldi sarıldı. Sonra "anne ben fluffy olanları çok seviyorum"dedi. Elif yumuşacıktı ve bu yüzden Bilge, Elif'e dokunmayı seviyordu.
Bilge sevip sevmediklerini dile getirmeyi çok seviyor. Eğer üzerimde onun hoşuna giden bir kıyafet varsa hemen "anne elbiseni sevdim" diyor sevmediği birşey varsa "bu çok kötü" diye söyleyebiliyor. Arkası kulaklı cebi olan pantolan almıştım. Onu giyince anne ben ceplerini sevdim dedi hemen. Sonra bana ben de "butt pocket'lı pantolon istiyorum diye istekte bulundu. Pantlonumu tarifi çok hoşuma gitmişti doğrusu. Poposu cepli pantolon istiyordu.
Sevmediklerini ise şu aralar "stupid" diyerek anlatıyor. Bize kızdığı zaman, birşeye kızdığı zaman hemen "stupid" diyor. Bu küfür etme durumu önü alınmazsa ileride çok daha kötü kelimelere dönüşebilir. Şu anda Bilge'ye sevmediklerini nasıl daha açıklayıcı ve az kırıcı ifade edebileceğini öğretmeye çalışıyorum.
Duygularını kelimelere dökerken bazen sokakta gördüğü insanlara o an içinden gelen tanımlayıcı sıfatlar içeren isimlerle hitap ediyor. Bu durum bazen utanç verici, bazense komik olabiliyor. MSU kampüste yürürken genç Asyalı bir kıza "Hi baby face" diye hitap edince biraz utandım mesela.
Market çıkışı yolda gördüğü insanlara "Hello no name" demesi komikti. Markette gördüğü yaşlı bir amcaya "Hi Granpa" diye hitap etmesinde bir tatlılık vardı ama başka bir yaşlı adama "Bye Weirdo" diye seslenince oradan nasıl uzaklaştığımı bilemedim.
Duygularını kelimelere dökemediği zamanlarda ise davranışları ile mutluluğu veya mutsuzluğunu gösteriyor. Misafir geldiği zaman dikkati üzerine çekmek için özellikle de ben misafirle konuşurken omuzuma çıkmalar, saçımla oynamalar, garip sesler çıkarmalar gibi. Meryem ile fazla ilgilendiğimde Bilge'yi kafamda saçımı yemeye çalışırken buluyorum. Bazen ise durup dururken Meryem'e vuruyor. Sanki "yeter artık seninle ilgilendiği, biraz da benimle ilgilenin" der gibi.
Meryem'in doğum günü sırasında bütün hediyelerin ona gelmesine o kadar kızmış olmalı ki kaşla göz arasında daha Meryem hediyelerini açmadan, bütün hediyeleri paketinden çıkarıp yere atmış. Meryem pastasının üzerindeki mumları üflerken Bilge'nin pastayı kendine doğru çekip mumları üflemeye çalışması ise o an hissettiklerini fazlası ile anlatıyordu.
Duyguların bir şekilde dile getirilmesi hem karşı tarafın işini kolaylaştırıyor hem de kişinin kendisine daha az zarar veriyor. Bilge ne zaman mutlu, ne zaman kızgın, neleri sever, neleri sevmez çok iyi biliyorum mesela. Ayrıca herşeyi açık açık yaşadığından içinde biriktirdiği kırgınlıkları, öfkeleri pek olmuyor. Sadece bu ifade ediş biçiminin kelimelerle daha güçlü olduğunu, ve kelimelerimizin özenle seçtiğimiz kelimeler olması gerektiğini pekiştirmemiz gerekecek. Mesela gördüğü her garip adama "weirdo" diye hitap edemeyeceğini öğrenmesi gibi.
Binbir Şekil Bilge
Bilge hayal dünyasının onu götürdüğü oyunlarla kılıktan kılığa giriyor. Arada bu oyunlara Elif de dahil oluyor. Veya Bilge'nin oyunları Meryem'e bir ilham veriyor ve birlikte yepyeni oyunlar kuruyorlar.
Bir bakmışız bluzünü çıkarmış, Meryem'in kolyelerini takıyor.
Bulduğu bütün şapkaları geçirmiş ve benden elektrik süpürgesini istiyor.
Gürültülü alet ile iş yapan işçilerden birisi olmuş, o yüzden eletrik süpürgesini istiyormuş.
Ağaçtan büyük bir dal kopmuş, o dal bizimle birlite yürüyüşe katıldı.
Bilge ejderha olmuş, ateş saçıyor.
Elif'in oyun halısını yere kurdu ve içine girdi. Geri sayım başladı roket havalanıyor... Derken daha bir sürü oyun. Dışarıda değnek olmazsa olmazlarımızdan. O değnek bazen kılıç, bazen at oluyor, bazen ok ve yay oluyor. Zaman zaman da Bilge'yi bir hayal kahramanına dönüştürüyor. Değneğin şekline göre ne hayal ederse artık...
Bir bakmışız bluzünü çıkarmış, Meryem'in kolyelerini takıyor.
Süper kahraman olmuş meğersem. Tabii hemen hemen bütün süper kahramanlar yarı çıplak.
Bulduğu bütün şapkaları geçirmiş ve benden elektrik süpürgesini istiyor.
Gürültülü alet ile iş yapan işçilerden birisi olmuş, o yüzden eletrik süpürgesini istiyormuş.
Ağaçtan büyük bir dal kopmuş, o dal bizimle birlite yürüyüşe katıldı.
Bilge ejderha olmuş, ateş saçıyor.
Elif'in oyun halısını yere kurdu ve içine girdi. Geri sayım başladı roket havalanıyor... Derken daha bir sürü oyun. Dışarıda değnek olmazsa olmazlarımızdan. O değnek bazen kılıç, bazen at oluyor, bazen ok ve yay oluyor. Zaman zaman da Bilge'yi bir hayal kahramanına dönüştürüyor. Değneğin şekline göre ne hayal ederse artık...
20 Mart 2016 Pazar
Aşçı Başı Bilge
Bir sabah Bilge uyandı ve benden pişmiş peynir yapmamı istedi. Peynirli ekmek mi istiyorsun diye sordum. Hayır ekmek olmadan pişmiş peynir istiyordu. Sabah acelemiz olduğu için şimdi vaktimiz yok akşama yapalım dedim. Akşam geldiğimizde unutmamıştı. Acaba hellim peyniri gibi birşey mi istiyor diye düşündüm. Bir şekilde onu vazgeçirmeye çalışıyorum. Onun ise hiç vazgeçmeye niyeti yoktu. Dolaptan peyniri çıkardı, çekmeceden bıçağı adı. Aşçı başı Bilge kendi özel tarifi peyniri hazırlamaya başladı. O aklına koymuştu bile ben ise sadece ona yardım edebilirdim. Küçük bir tepsi çıkardım. Fırını açtım. Ve onun istediği gibi peyniri hazırladık.
Fırından çıkınca soğumasını bekleyemeden iştahlı iştahlı peynirini yiyince Meryem'in de canı istedi. ve bizim de...
Gayet güzel olmuştu. Ellerine sağlık oğlum.
Fırından çıkınca soğumasını bekleyemeden iştahlı iştahlı peynirini yiyince Meryem'in de canı istedi. ve bizim de...
Gayet güzel olmuştu. Ellerine sağlık oğlum.
16 Mart 2016 Çarşamba
Öfke Nöbetleri
Bilge'nin inatçılığından ve kararlı tutumundan bu sayfada birçok kez bahsetmiştim. Bu inatçı olma özelliğinin aslında ileride ona birçok kapılar açacağını düşünüyorum. Ancak bu özelliği baskılamak değil de iyiye yönlendirmemiz gerekiyor. Yoksa bu son haftalarda yaşadığımız öfke krizleri ile nasıl baş edebileceğimi bilemiyorum.
Uzun zamandır büyük öfke krizleri yaşamıyorduk. İlki Pazar günü havuzda oldu. Havuz eğlencelerine bizim işlerimizin yoğunluğuna kış tembelliği de eklenince epey bir zaman ara vermiştik. Bu Pazar çocukları aldım havuza götürdüm. Hepimiz çok neşeliyiz. Soyunma odasında mayolarını giydiler. Ben bir yandan Elif'i hazırlıyorum bir yandan Bilge'ye cankurtaran yeleğini veriyorum. Bilge yeleği vermeme şaşırdı ve bana ben artık yelek giymeyeceğim, ben 5 oldum dedi. Oğlum yelek giyip giymemek öyle olmuyor. 40'ına da gelsen yüzme bilmiyorsan giyeceksin dedim. Önce yüzme öğrenmesi gerektiğini söyledim. Ben zaten biliyorum dedi. Bu konuda kendinden gayet emindi. Biliyorsun bilmiyorsun mücadelesinden sonra bilmediğine birazcık ikna olarak yeleği giydi Giyer giymez de çıkardı. Yeleği giyince boğuluyormuş, yelek ona küçük geliyormuş, yelek onu çok sıkıyormuş, vesaire, vesaire. Yaklaşık bir 10 dakika sürecek ağlama krizimiz başlamış oldu. Onun kabul edemeği neden yelek giymek zorunda olduğuydu. Diğer herşey bahanesiydi. Tamam bu yeleği giyme havuzun ordaki yeleklerden birisini giyersin dedim. Havuz başındaki yeleklerden birisini aldı ama yine aynı tepki. Çok sıkıyormuş! Ben yeleksiz gireceğim diye ağlamaya başladı. Ben bir elimde Elif bir tarafta geçirdiği öfke nöbeti ile bütün dikkatleri üzerine çeken Bilge orada kalakaldım. Tamam sen burada köşede otur o zaman dedim. Bu şekilde havuza giremezsin diye uyardım. Sonra bir ara Meryem ile yüzmeyi test etmesini deneyelim istedik. Havuza girdi. Aslında yüzmeye çok yakın ama yine de kendi başına suda durabilecek durumda değildi. Belki Elif orada olmasaydı onunla birebir ilgilenebilir belki yüzmesine yardımcı olabilirdim. Sanırım sadece can yeleği değildi canının sıkıldığı. Benim yardımıma ihtiyacı vardı ama ben onun istediği şekilde onunla ilgilenemiyordum. Birazcık ilgi onu sakinleştirmişti. Bir süre daha havuzun kenarında oturdu. Sonra biraz ite-kaka biraz daha anlayış içeren bir yaklaşımla yeleği giydirdim. İlk başlarda yine yok boğuluyorum, yok sıkıyor dedi ama sonra oyuna daldı ve yeleğin üzerinde olduğunu tamamen unuttu.
Diğer büyük öfke nöbetimizi dün Okemos kütüphanesinde yaşadık. Buradaki Türk arkadaşların bir aktivitesi vardı. Emre'nin Salı akşamları dersi olduğu için çocuklar benimleydi. Belki de daha baştan bu aktiviteye gitmemem gerekiyordu ama arkadaşlar çocuklarla biz de ilgileniriz deyince gittim. Sorun üç çocukla başedememek değildi. Sonuçta onlarla birçok yere gidiyoruz. Sorun son zamanlarda zirve yapmış durumda olan Bilge'nin öfke nöbetleriydi. Bir de diğer çocuklar işin içine girince Bilge bir şekilde arkadaş çemberinin dışında kalıyor ve daha hırçınlaşıyordu.
Bilge ile kütüphaneye gitmeden önce kısa bir konuşma yaptık. Bana ağlamayacağım, yüksek sesle konuşmayacağım, bu kitabı alalım o kitabı alalım diye ısrar etmeyeceğim diye sözler verdi yolda. Ben aktitive odasında aktivitelere dalmışken Bilge yanıma geldi. Bir ağlama krizinin eşiğindeydi. Meryem ile bilgisayarı paylaşamıyorlardı. Meryem'in kalkmasını istiyordu. Kendi oturacaktı. Meryem'e ne kadar sinirlendiyse ona sert bir şekilde vurmaya başladı. Ben bu duruma çok sinirlendim. Bilge'nin öfke nöbeti benim sinir katsayımla doğru orantılı olarak artıyor. Bilge yükseldikçe ben yükseldim. En son o kendini yerlere atmış ağlıyordu. Bense bir elimde Elif diğer tarafımla Bilgeyi yaka paça tutup dışarı çıkarmaya çalışıyordum. Her öfke nöbetinde istediğini elde edemeyeceğini öğrenmesi gerekiyordu. Allah'tan dışarısı çok kalabalık değildi de insanlara çok rezil olmadık. Gerçi Türk komiteye rezil olacağım kadar oldum sanırım ama yapacak bir şey yok. Bilge'yi arabaya attım, kapıyı kapattım. Elif'i en son Meryem'e vermiştim. Elif ve Meryem yerlerini aldıktan sonra ben arabayı çalıştırdım. Bilge arabada hala ağlıyor kütüphaneye gideceğim, bilgisayar oynayacağım diye. İşin ilginç yanı Meryem aktivite odasında iken Bilge'ye bilgisayarı açmıştım ama bir süre sonra sıkılıp Meryem'in yanına gitmişti. Meryem ve diğer çocukları oynar görünce ısrarla bilgisayar başına geçmek istemişti.
Biraz boş boş arabayı sürdükten sonra eve geldik. Bilge'nin ağlama krizi geçmişti. Ben ise biraz daha sakinlemiştim. Eve girince Bilge doğrudan odasına gidip kapıyı kitledi. Aklınca bana tavır yapıyordu. Hiç birşey demedim. Ama yemeğe hiç dayanamaz. Bizim yemek yediğimizi duyunca, tabi biraz da sakinlemenin etkisiyle şebeklik yaparak geri geldi. Neyse benden özür diledi. Ben ona bir hafta cezalı olduğunu hiç biryere gidemeyeceğini söyledim. Biraz kızdı ama kabul etti.
Yatma vakti gelmişti. Bir tane kitap okuyabileceğimi söyledim. Meryem'in istediği kitabı okudum. Bilge Kırmızı Başlıklı Kız masalını da istiyordu. Daha fazla öfke krizi kaldıramayacağımı düşünerek okumaya başladım. Ben masalı okuyordum ama o hiç oralı değildi. Başka bir kitaba bakıyor ve gürültü yapıyordu. Hemen yatağına yatmasını söyledim. "Hayır, ben kitap okuyacağım" diye ısrar etmeye başladı. Yine başladık tartışmaya ve yükselmeye. Kaçınılmaz bir öfke krizi daha. Ben artık sınırdayım. Bilge'yi yatağına zorla yatırdım. Poposuna bir iki vurduktan sorna üstünü örttüm ve odadan çıktım. Kendi odama geçtim. İçeriden ses geliyor "anne bir şey söyleyeceğim, anne birşey söyleyeceğim" diye. Ben duymazdan geliyorum. Ağlaya ağlaya yanıma geldi ve "anne birşey söyleyeceğim" diye yatağımda ağlıyor. Ben hala kızgınım. Saat 9:30'u geçti. Uyku saatleri geçeli bir saat oldu ve hala ayakta. Üstüne üstlük Bilge yüzünden Meryem de uyuyamıyor. En son yatağına yat sonra ne söyleyeceksen söyle dedim. Bana "hayır sen yatağına yat, orada söyleyeceğim" demez mi?Ben bir orta yol bulmaya çalışıyorum Bilge ise sınırlarını zorladıkça zorluyor. Bir süre onun tartışmasını yaşadık en son yatağının kenarında söylemeye razı oldu. Benim ondan özür dilemem gerekiyormuş. Yatırırken poposuna vurmuştum ya. Bu muydu oğlum dedim bunca gürültü kıyamet bunun için miydi? Özür dilerim vurduğum için dedim. Bunu duyunca rahatlamıştı. Yattı ve uyudu.
Ben yatağa yattığımda sanki üzerimden 10 yıl geçmişti.
Uzun zamandır büyük öfke krizleri yaşamıyorduk. İlki Pazar günü havuzda oldu. Havuz eğlencelerine bizim işlerimizin yoğunluğuna kış tembelliği de eklenince epey bir zaman ara vermiştik. Bu Pazar çocukları aldım havuza götürdüm. Hepimiz çok neşeliyiz. Soyunma odasında mayolarını giydiler. Ben bir yandan Elif'i hazırlıyorum bir yandan Bilge'ye cankurtaran yeleğini veriyorum. Bilge yeleği vermeme şaşırdı ve bana ben artık yelek giymeyeceğim, ben 5 oldum dedi. Oğlum yelek giyip giymemek öyle olmuyor. 40'ına da gelsen yüzme bilmiyorsan giyeceksin dedim. Önce yüzme öğrenmesi gerektiğini söyledim. Ben zaten biliyorum dedi. Bu konuda kendinden gayet emindi. Biliyorsun bilmiyorsun mücadelesinden sonra bilmediğine birazcık ikna olarak yeleği giydi Giyer giymez de çıkardı. Yeleği giyince boğuluyormuş, yelek ona küçük geliyormuş, yelek onu çok sıkıyormuş, vesaire, vesaire. Yaklaşık bir 10 dakika sürecek ağlama krizimiz başlamış oldu. Onun kabul edemeği neden yelek giymek zorunda olduğuydu. Diğer herşey bahanesiydi. Tamam bu yeleği giyme havuzun ordaki yeleklerden birisini giyersin dedim. Havuz başındaki yeleklerden birisini aldı ama yine aynı tepki. Çok sıkıyormuş! Ben yeleksiz gireceğim diye ağlamaya başladı. Ben bir elimde Elif bir tarafta geçirdiği öfke nöbeti ile bütün dikkatleri üzerine çeken Bilge orada kalakaldım. Tamam sen burada köşede otur o zaman dedim. Bu şekilde havuza giremezsin diye uyardım. Sonra bir ara Meryem ile yüzmeyi test etmesini deneyelim istedik. Havuza girdi. Aslında yüzmeye çok yakın ama yine de kendi başına suda durabilecek durumda değildi. Belki Elif orada olmasaydı onunla birebir ilgilenebilir belki yüzmesine yardımcı olabilirdim. Sanırım sadece can yeleği değildi canının sıkıldığı. Benim yardımıma ihtiyacı vardı ama ben onun istediği şekilde onunla ilgilenemiyordum. Birazcık ilgi onu sakinleştirmişti. Bir süre daha havuzun kenarında oturdu. Sonra biraz ite-kaka biraz daha anlayış içeren bir yaklaşımla yeleği giydirdim. İlk başlarda yine yok boğuluyorum, yok sıkıyor dedi ama sonra oyuna daldı ve yeleğin üzerinde olduğunu tamamen unuttu.
Diğer büyük öfke nöbetimizi dün Okemos kütüphanesinde yaşadık. Buradaki Türk arkadaşların bir aktivitesi vardı. Emre'nin Salı akşamları dersi olduğu için çocuklar benimleydi. Belki de daha baştan bu aktiviteye gitmemem gerekiyordu ama arkadaşlar çocuklarla biz de ilgileniriz deyince gittim. Sorun üç çocukla başedememek değildi. Sonuçta onlarla birçok yere gidiyoruz. Sorun son zamanlarda zirve yapmış durumda olan Bilge'nin öfke nöbetleriydi. Bir de diğer çocuklar işin içine girince Bilge bir şekilde arkadaş çemberinin dışında kalıyor ve daha hırçınlaşıyordu.
Bilge ile kütüphaneye gitmeden önce kısa bir konuşma yaptık. Bana ağlamayacağım, yüksek sesle konuşmayacağım, bu kitabı alalım o kitabı alalım diye ısrar etmeyeceğim diye sözler verdi yolda. Ben aktitive odasında aktivitelere dalmışken Bilge yanıma geldi. Bir ağlama krizinin eşiğindeydi. Meryem ile bilgisayarı paylaşamıyorlardı. Meryem'in kalkmasını istiyordu. Kendi oturacaktı. Meryem'e ne kadar sinirlendiyse ona sert bir şekilde vurmaya başladı. Ben bu duruma çok sinirlendim. Bilge'nin öfke nöbeti benim sinir katsayımla doğru orantılı olarak artıyor. Bilge yükseldikçe ben yükseldim. En son o kendini yerlere atmış ağlıyordu. Bense bir elimde Elif diğer tarafımla Bilgeyi yaka paça tutup dışarı çıkarmaya çalışıyordum. Her öfke nöbetinde istediğini elde edemeyeceğini öğrenmesi gerekiyordu. Allah'tan dışarısı çok kalabalık değildi de insanlara çok rezil olmadık. Gerçi Türk komiteye rezil olacağım kadar oldum sanırım ama yapacak bir şey yok. Bilge'yi arabaya attım, kapıyı kapattım. Elif'i en son Meryem'e vermiştim. Elif ve Meryem yerlerini aldıktan sonra ben arabayı çalıştırdım. Bilge arabada hala ağlıyor kütüphaneye gideceğim, bilgisayar oynayacağım diye. İşin ilginç yanı Meryem aktivite odasında iken Bilge'ye bilgisayarı açmıştım ama bir süre sonra sıkılıp Meryem'in yanına gitmişti. Meryem ve diğer çocukları oynar görünce ısrarla bilgisayar başına geçmek istemişti.
Biraz boş boş arabayı sürdükten sonra eve geldik. Bilge'nin ağlama krizi geçmişti. Ben ise biraz daha sakinlemiştim. Eve girince Bilge doğrudan odasına gidip kapıyı kitledi. Aklınca bana tavır yapıyordu. Hiç birşey demedim. Ama yemeğe hiç dayanamaz. Bizim yemek yediğimizi duyunca, tabi biraz da sakinlemenin etkisiyle şebeklik yaparak geri geldi. Neyse benden özür diledi. Ben ona bir hafta cezalı olduğunu hiç biryere gidemeyeceğini söyledim. Biraz kızdı ama kabul etti.
Yatma vakti gelmişti. Bir tane kitap okuyabileceğimi söyledim. Meryem'in istediği kitabı okudum. Bilge Kırmızı Başlıklı Kız masalını da istiyordu. Daha fazla öfke krizi kaldıramayacağımı düşünerek okumaya başladım. Ben masalı okuyordum ama o hiç oralı değildi. Başka bir kitaba bakıyor ve gürültü yapıyordu. Hemen yatağına yatmasını söyledim. "Hayır, ben kitap okuyacağım" diye ısrar etmeye başladı. Yine başladık tartışmaya ve yükselmeye. Kaçınılmaz bir öfke krizi daha. Ben artık sınırdayım. Bilge'yi yatağına zorla yatırdım. Poposuna bir iki vurduktan sorna üstünü örttüm ve odadan çıktım. Kendi odama geçtim. İçeriden ses geliyor "anne bir şey söyleyeceğim, anne birşey söyleyeceğim" diye. Ben duymazdan geliyorum. Ağlaya ağlaya yanıma geldi ve "anne birşey söyleyeceğim" diye yatağımda ağlıyor. Ben hala kızgınım. Saat 9:30'u geçti. Uyku saatleri geçeli bir saat oldu ve hala ayakta. Üstüne üstlük Bilge yüzünden Meryem de uyuyamıyor. En son yatağına yat sonra ne söyleyeceksen söyle dedim. Bana "hayır sen yatağına yat, orada söyleyeceğim" demez mi?Ben bir orta yol bulmaya çalışıyorum Bilge ise sınırlarını zorladıkça zorluyor. Bir süre onun tartışmasını yaşadık en son yatağının kenarında söylemeye razı oldu. Benim ondan özür dilemem gerekiyormuş. Yatırırken poposuna vurmuştum ya. Bu muydu oğlum dedim bunca gürültü kıyamet bunun için miydi? Özür dilerim vurduğum için dedim. Bunu duyunca rahatlamıştı. Yattı ve uyudu.
Ben yatağa yattığımda sanki üzerimden 10 yıl geçmişti.
15 Mart 2016 Salı
Masalların Girizgah Kısmı
Son birkaç haftadır Meryem ve Bilge uyku öncesi masal istiyorlar. Meryem daha küçükken bu masal anlatma seanslarımız çok oluyordu. Bilge'nin büyüme döneminde biraz ara vermiştik daha doğrusu ara vermek zorunda kalmıştık. Bilge'nin kontrolü elinde bulundurma sabırsızlığı nedeni ile masallarımız hep kesiliyordu. Ben anlatmaya başlar başlamaz Bilge sözümü kesiyor, kendine göre birşeyler katıyor, Meryem de bu duruma sinir oluyordu. Eğer ona söz vermezsek bu sefer anlamsız sesler çıkararak benim masal anlatmama müsaade etmiyordu. Birkaç hafta önce Meryem'den gelen ısrarlarla masallarımıza başladık. Bilge yine katılmak istiyor ama artık kendi sırasını bekliyor. Bazen ben masal anlatmaya başlamadan önce bazen ise benim masalımdan sonra Bilge'nin masalını dinliyoruz.
Bu masallar öyle kitaptan okuduğumuz masallar değil. Kendi uydurduğumuz masallar olsun istiyor Meryem. Çoğunlukla da masal kahramanlarımız Meryem, Bilge ve Elif oluyor. Bazen daha çok çocuk ekliyoruz. Bazen ben isim vermesem de çocuklar otomatik olarak kahramanları kendileriymiş gibi düşünüyorlar. Ancak bu masal uydurma işi hiç kolay değil. En zoru her zaman yeni bir hikaye ile gelebilme. En sevdikleri tema bir arada maceraya çıktıkları yolcuklar. Bu maceralar sırasında ormana gidiyorlar, ormanda başka bir yere açılan bir kapıdan geçiyorlar, bazen evimizin önündeki gölden gizli bir geçitle okyanusa gidiyorlar, vesaire vesaire. Dün yine masalıma başladım heyecenla yaşasın daha önce hiç anlatmadığım bir konu buldum diye seviniyorum kendi kendime. Bu sefer uzay gemisine binip uzay yolculuğuna gitsinler diye düşündüm. Geçen hafta izlediğimiz İntersellar filminden esinlenmiştim. Masala başlar başlamaz Meryem anne bunu anlatmıştın başka birşey anlat demesin mi? O zaman hatırladım bizde Uzaylı Rola diye Türkce bir kitap vardı. Ondan biraz kopya çekerek çocuklara daha önce bir uzay yolculuğu yaptırmıştım. Sil baştan yeni bir hikayeye başlamam gerekiyordu.
Masallara başlarken klasik masal girizgahı ile başlıyorum. Bir varmış bir yokmuş, develer tellal iken, pireler berber iken.... Bilge bu girizgahın ortasında bana "This does not make any sense, can we skip this part?" demesin mi? Bu söylediğinin hiç bir anlamı yok bu kısmı geçebilir miyiz diyordu bana. Haklıydı bu sözlerin hiçbir anlamı yoktu ama bu anlamsız sözler topluluğu insanı masalın hayali dünyasına hazırlamıyor muydu? Ben yine de girizgahımı bitirdim ve masala başladım.
Masal sırasında ormandan gizli bir geçite girdiler. Geçitin girişinde rengarenk konuşan ağaçlar Meryem, Bilge ve Elif'i karşıladılar. Sonra geyiklerin sırtlarında gizli bir mağaraya gittiler. Bu mağarada bir sürü hazine vardı: altınlar, mücevherler... Bilge masalı keserek "Is this a fairy tale?" diye sordu. Evet oğlum bu bir masal dedim. Anlattığım hikayenin gerçekliğini kontrol etmek istemişti sanırım. Ben anlatmaya devam ettim. Bu mağaradan kendilerine istedikleri hediyeleri aldılar. Bilge çok güzel altın bir kılıç aldı. Meryem mücevher kolyeler aldı. Meryem hemen "hayır ben tavşan aldım" dedi ve gelecek masallar için de bana not düştü. "Nereye gidersem ben hep yanıma tavşam alıyorum tamam mı?" Ben Meryem tavşan aldı diye düzeltip masalıma devam ettim. Tekrar geyiklerinin sırtına binerek yola çıktılar. Bu sefer Bilge "anne o page'e gidebilir miyiz, sword aldığı page'e". Masalda kendilerine hediyeler aldıkları kısma dönmek istiyordu ama sanki kitaptan okuyormuşuz gibi önceki sayfaya dönmemi istedi. "Tamam oğlum geri döndük" dedim. Bilge "Ben shooter aldım kendime. Sword ve shooter" diye ekledi. Eklemeler, kesintilerle sonunda masalımızı bitirdik.
Sonra bir masal daha. Bu masal seansına daha gece boyunca devam ederlerdi ama uyku vakitleri çoktan geçmişti. Haralı güreli bir şekilde onlara iyi geceler öpücüğü verip kendimi odadan dışarı attım.
Bu masallar öyle kitaptan okuduğumuz masallar değil. Kendi uydurduğumuz masallar olsun istiyor Meryem. Çoğunlukla da masal kahramanlarımız Meryem, Bilge ve Elif oluyor. Bazen daha çok çocuk ekliyoruz. Bazen ben isim vermesem de çocuklar otomatik olarak kahramanları kendileriymiş gibi düşünüyorlar. Ancak bu masal uydurma işi hiç kolay değil. En zoru her zaman yeni bir hikaye ile gelebilme. En sevdikleri tema bir arada maceraya çıktıkları yolcuklar. Bu maceralar sırasında ormana gidiyorlar, ormanda başka bir yere açılan bir kapıdan geçiyorlar, bazen evimizin önündeki gölden gizli bir geçitle okyanusa gidiyorlar, vesaire vesaire. Dün yine masalıma başladım heyecenla yaşasın daha önce hiç anlatmadığım bir konu buldum diye seviniyorum kendi kendime. Bu sefer uzay gemisine binip uzay yolculuğuna gitsinler diye düşündüm. Geçen hafta izlediğimiz İntersellar filminden esinlenmiştim. Masala başlar başlamaz Meryem anne bunu anlatmıştın başka birşey anlat demesin mi? O zaman hatırladım bizde Uzaylı Rola diye Türkce bir kitap vardı. Ondan biraz kopya çekerek çocuklara daha önce bir uzay yolculuğu yaptırmıştım. Sil baştan yeni bir hikayeye başlamam gerekiyordu.
Masallara başlarken klasik masal girizgahı ile başlıyorum. Bir varmış bir yokmuş, develer tellal iken, pireler berber iken.... Bilge bu girizgahın ortasında bana "This does not make any sense, can we skip this part?" demesin mi? Bu söylediğinin hiç bir anlamı yok bu kısmı geçebilir miyiz diyordu bana. Haklıydı bu sözlerin hiçbir anlamı yoktu ama bu anlamsız sözler topluluğu insanı masalın hayali dünyasına hazırlamıyor muydu? Ben yine de girizgahımı bitirdim ve masala başladım.
Masal sırasında ormandan gizli bir geçite girdiler. Geçitin girişinde rengarenk konuşan ağaçlar Meryem, Bilge ve Elif'i karşıladılar. Sonra geyiklerin sırtlarında gizli bir mağaraya gittiler. Bu mağarada bir sürü hazine vardı: altınlar, mücevherler... Bilge masalı keserek "Is this a fairy tale?" diye sordu. Evet oğlum bu bir masal dedim. Anlattığım hikayenin gerçekliğini kontrol etmek istemişti sanırım. Ben anlatmaya devam ettim. Bu mağaradan kendilerine istedikleri hediyeleri aldılar. Bilge çok güzel altın bir kılıç aldı. Meryem mücevher kolyeler aldı. Meryem hemen "hayır ben tavşan aldım" dedi ve gelecek masallar için de bana not düştü. "Nereye gidersem ben hep yanıma tavşam alıyorum tamam mı?" Ben Meryem tavşan aldı diye düzeltip masalıma devam ettim. Tekrar geyiklerinin sırtına binerek yola çıktılar. Bu sefer Bilge "anne o page'e gidebilir miyiz, sword aldığı page'e". Masalda kendilerine hediyeler aldıkları kısma dönmek istiyordu ama sanki kitaptan okuyormuşuz gibi önceki sayfaya dönmemi istedi. "Tamam oğlum geri döndük" dedim. Bilge "Ben shooter aldım kendime. Sword ve shooter" diye ekledi. Eklemeler, kesintilerle sonunda masalımızı bitirdik.
Sonra bir masal daha. Bu masal seansına daha gece boyunca devam ederlerdi ama uyku vakitleri çoktan geçmişti. Haralı güreli bir şekilde onlara iyi geceler öpücüğü verip kendimi odadan dışarı attım.
6 Ocak 2016 Çarşamba
Hasta Olmak ya da Olmamak
Bu kış tatilinde ailecek Amerika'da ilk uzun yolculuğumuza çıkalım dedik ve araba ile Georgia'ya arkadaşlarımızı görmeye gittik. Hava sıcak, özlediğimiz arkadaşlarımızla bir aradayız, çocukların oynayacağı alan ve arkadaşları var. Çocuklar okyanusa girme fırsatı bile buldular. Herşey iyi gidiyor derken Bilge ateşlendi. Merallerde kaldığımız günün ilk gecesi ateşi çıktı. Sonraki gece hem Bilge hem Elif. Geceyi bir Bilge'nin bir Elif'in ateşini ölçerek geçirdik. Ertesi gün dönüş için yola çıktık. Herhangi bir durumda çaresiz kalmayalım diye çocuklar için ateş düşürücüleri yanımıza aldık. Bilge de Elif de hafif ateşliydiler ama korktuğumuz gibi olmadı. Eve akşam 10:30 gibi geldik. Yaklaşık 15 saattir yollardaydık ve hepimiz de çok yorgunduk. Hemen yattık. Gece ikisi de yeniden ateşlendiler. Emre Bilge ile ben ise Elif ile ilgilendim. Ertesi gün Bilge toparladı ama Elif'in durumu daha kötüye gidiyordu.
Çocuklar nedense hasta olmak için hep zor zamanları kolluyorlar. Yılın son gününde acilen bir doktor ayarlamak çok zor olacaktı. Emre ile bir gece daha bekleyelim dedik. Elif'in ateşli üçüncü gecesi olacaktı. Ateşin düşmesini umarken Elif daha kötüleşti. Bir yandan Elif'i banyoya sokuyor bir yandan da ateş düşürücü vermeye çalışıyordum. En son verdiğim ateş düşürücü ile brilikte tüm içtiği sütü de kusunca ben iyice panikledim. Sabah, yani yeni yılın ilk gününde. kızım ile acile gittik. Orada verdikleri ateş düşürücüyü de kustu. Kapsül vermek zorunda kaldılar. Aslında acile götürmek ne kadar iyi bir fikir bilemiyorum ama insan çaresiz kalınca ne yapacağını şaşırıyor. En azından ateşini düşürdüler. Ciğerlerinde herhangi bir sorun olmadığını anladık ama onun haricinde hiç bir yardımları olmadı. Doktor reçete olarak antibiyotik yazdı ve eğer durumu kötüleşirse ve kulağına doğru elini götürmeye başlarsa antibiyotiği kullanabilirsin dedi. Bu durum beni iyice rahatsız etti. Ne yapacaığını bilemeyen ben şimdi yeni bir bilinmezlik ile karşı karşıyaydım. Elif'in o gece de ateşi devam etti. Ertesi gün tüm vücudunu kızarıklıklar sardı. Pazartesi kendimizi Elif'in doktoruna nasıl attığımızı bilemedim. Doktor Elif'in hastalığın kötü dönemini atlattığını söyledi. 6. hastalık adı verilen bir hastalık geçirmiş. Aslında Elif'in vücudundaki kızarıklıklardan sonra bunu tahmın etmiştim. Bilge'ye de aynı durum olmuştu. Nedense bu hain hastalık hep seyahat zamanlarını kolluyor. Bilge 13 aylıktı ve biz Türkiye'deydik. Oğlum ateşten başını kaldıramıyordu. Orada da aynı hatayı yapıp oğluma antibiyotik vermişlerdi. O zaman antibiyotiğin neden işe yaramadığını anlamamıştım. Durumu bir türlü iyileşmiyordu. Şimdi bunu çok daha iyi biliyorum. 6. hastalık bakteriyel bir hastalık değil o yüzden antibiyotik hiç bir işe yaramıyor. Hastalığın ateş dönemi çok zor geçiyor ve normalden uzun sürüyor. Bilge ateşten sonra daha çabuk toparlamıştı. Elif hala öksürüyor ve burnu akıyor.
Çocuklar hasta olunca insanın eli kolu bağlanıyor. Ne yapacağını bilemiyor. Bilge'nin ateşi üç gün sürdü. Sonraki günlerde iyileşmesine rağmen arada yanıma geliyor bana "anne ben hastayım demi" diye soruyordu. Sanki hala hasta olmayı ıster gibi. Sonra Meryem elinde ateş ölçer ile gelmeye başladı yanıma. Anne ateşimi ölçer misin diye birkaç kere ateşini ölçtürdü. Sonra dayanamadı ve hasta olmayı istediğini itiraf etti. Elif hasta idi, Bilge hasta idi ve herkes onlarla ilgileniyordu. Meryem özel ilgi istiyordu ve bunun tek yolu hasta olmak ise hasta olmayı istiyordu. Birkaç gün ısrarla ateşinin olup olmadığını sordu durdu. Hepsinin burnu akıyordu ama ateşi yoktu ve bence iyiki de yoktu ama o herseferinde çok üzülüyordu.
Dün Meryem ile senelik kontrolü için doktora gittik. Meryem ara ara kulağında ağrıdan şikayet ediyordu. Bunu doktora belirttim. Doktor Meryem'in kulağına bakınca onun orta kulak iltihabı geçirdiğini ve antibiyotik kullanması gerektiğini söyledi. Aslında Meryem de hastaydı ama hem ağrıya ve acıya karşı daha direncli olmasından hem de herhangi bir ateşli belirtisi olmadığından dolayı biz onu tamamen ihmal etmiştik.
Son günlerde Bilge ve Elif'in hastalığından o kadar çok yorulmuştuk ki sanki Meryem'e güçlü olma ve hasta olmama görevini vermiştik. Ama gerçek öyle değil ki. Daha çok küçük. Ve günlerdir benim ilgim için yalvarır halleri aklıma gelince o ilgi isteğinin sadece manevi bir ihtiyaç olmadığını aynı zamanda fiziksel yorgunluğunun da dışa vurumu olduğunu şimdi farkediyorum. İnsanın hem manevi hem de maddi olarak çocuklarına hak ettikleri ilgiyi ve zamanı ayırabilmesi gerekiyor. Bir evde üç veya bir çocuk olması bu gerçeği değiştirmemeli. Bunu kendimize sık sık hatırlatmamız gerekiyor sanırım.
Çocuklar nedense hasta olmak için hep zor zamanları kolluyorlar. Yılın son gününde acilen bir doktor ayarlamak çok zor olacaktı. Emre ile bir gece daha bekleyelim dedik. Elif'in ateşli üçüncü gecesi olacaktı. Ateşin düşmesini umarken Elif daha kötüleşti. Bir yandan Elif'i banyoya sokuyor bir yandan da ateş düşürücü vermeye çalışıyordum. En son verdiğim ateş düşürücü ile brilikte tüm içtiği sütü de kusunca ben iyice panikledim. Sabah, yani yeni yılın ilk gününde. kızım ile acile gittik. Orada verdikleri ateş düşürücüyü de kustu. Kapsül vermek zorunda kaldılar. Aslında acile götürmek ne kadar iyi bir fikir bilemiyorum ama insan çaresiz kalınca ne yapacağını şaşırıyor. En azından ateşini düşürdüler. Ciğerlerinde herhangi bir sorun olmadığını anladık ama onun haricinde hiç bir yardımları olmadı. Doktor reçete olarak antibiyotik yazdı ve eğer durumu kötüleşirse ve kulağına doğru elini götürmeye başlarsa antibiyotiği kullanabilirsin dedi. Bu durum beni iyice rahatsız etti. Ne yapacaığını bilemeyen ben şimdi yeni bir bilinmezlik ile karşı karşıyaydım. Elif'in o gece de ateşi devam etti. Ertesi gün tüm vücudunu kızarıklıklar sardı. Pazartesi kendimizi Elif'in doktoruna nasıl attığımızı bilemedim. Doktor Elif'in hastalığın kötü dönemini atlattığını söyledi. 6. hastalık adı verilen bir hastalık geçirmiş. Aslında Elif'in vücudundaki kızarıklıklardan sonra bunu tahmın etmiştim. Bilge'ye de aynı durum olmuştu. Nedense bu hain hastalık hep seyahat zamanlarını kolluyor. Bilge 13 aylıktı ve biz Türkiye'deydik. Oğlum ateşten başını kaldıramıyordu. Orada da aynı hatayı yapıp oğluma antibiyotik vermişlerdi. O zaman antibiyotiğin neden işe yaramadığını anlamamıştım. Durumu bir türlü iyileşmiyordu. Şimdi bunu çok daha iyi biliyorum. 6. hastalık bakteriyel bir hastalık değil o yüzden antibiyotik hiç bir işe yaramıyor. Hastalığın ateş dönemi çok zor geçiyor ve normalden uzun sürüyor. Bilge ateşten sonra daha çabuk toparlamıştı. Elif hala öksürüyor ve burnu akıyor.
Çocuklar hasta olunca insanın eli kolu bağlanıyor. Ne yapacağını bilemiyor. Bilge'nin ateşi üç gün sürdü. Sonraki günlerde iyileşmesine rağmen arada yanıma geliyor bana "anne ben hastayım demi" diye soruyordu. Sanki hala hasta olmayı ıster gibi. Sonra Meryem elinde ateş ölçer ile gelmeye başladı yanıma. Anne ateşimi ölçer misin diye birkaç kere ateşini ölçtürdü. Sonra dayanamadı ve hasta olmayı istediğini itiraf etti. Elif hasta idi, Bilge hasta idi ve herkes onlarla ilgileniyordu. Meryem özel ilgi istiyordu ve bunun tek yolu hasta olmak ise hasta olmayı istiyordu. Birkaç gün ısrarla ateşinin olup olmadığını sordu durdu. Hepsinin burnu akıyordu ama ateşi yoktu ve bence iyiki de yoktu ama o herseferinde çok üzülüyordu.
Dün Meryem ile senelik kontrolü için doktora gittik. Meryem ara ara kulağında ağrıdan şikayet ediyordu. Bunu doktora belirttim. Doktor Meryem'in kulağına bakınca onun orta kulak iltihabı geçirdiğini ve antibiyotik kullanması gerektiğini söyledi. Aslında Meryem de hastaydı ama hem ağrıya ve acıya karşı daha direncli olmasından hem de herhangi bir ateşli belirtisi olmadığından dolayı biz onu tamamen ihmal etmiştik.
Son günlerde Bilge ve Elif'in hastalığından o kadar çok yorulmuştuk ki sanki Meryem'e güçlü olma ve hasta olmama görevini vermiştik. Ama gerçek öyle değil ki. Daha çok küçük. Ve günlerdir benim ilgim için yalvarır halleri aklıma gelince o ilgi isteğinin sadece manevi bir ihtiyaç olmadığını aynı zamanda fiziksel yorgunluğunun da dışa vurumu olduğunu şimdi farkediyorum. İnsanın hem manevi hem de maddi olarak çocuklarına hak ettikleri ilgiyi ve zamanı ayırabilmesi gerekiyor. Bir evde üç veya bir çocuk olması bu gerçeği değiştirmemeli. Bunu kendimize sık sık hatırlatmamız gerekiyor sanırım.
21 Aralık 2015 Pazartesi
Şükran Günü
Bence Şükran günü insanın sahip olduklarına teşekkür etmeyi hatırlattığı için çok güzel bir gün. Biz bu şükran gününü sevdiğimiz arkadaşlarımızla kocaman bir aile olarak geçirdik. Georgia'dan o kadar yoldan kalkıp tatillerini bizimle paylaşmaya gelmişlerdi. Başka değerli bir arkadaşımız olan Asiye ise hiç tereddüt etmeden bize evlerinin anahtarını verdi. Böylelikle hem arkadaşlarımız ile kocaman bir yemek sofrası kuracağımız geniş bir mekanımız oldu hem de onları misafir edebileceğimiz ekstra odalarımız. Ailelerimiz, sağlıklı çocuklarımız, sıcacık bir evimiz, sevdiğimiz işlerimiz ve birlikte vakit geçirmeyi sevdiğimiz, üzüntülerimizi ve mutluluklarımızı paylaşabileceğimiz arkadaşlarımız olduğu için ne kadar teşekkür etsek azdır.
Çocuklar da okulda teşekkürlerini kelimelere döküyorlardı. Meryem her zamanki gibi ailesi için teşekkür ediyordu. Annesi, babası, bebek kardeşi ve Bilge için...
Tabii bir de Erva. Meryem Erva'nın arkadaşı olmasını da teşekkür notlarına eklemişti.
Bilge'nin bu seneki teşekkürü ise bir kişiye adanmıştı. Bilge babası için teşekkür ediyordu. Birazcık kıskandım sanırım ama o kadar güzel ifade etmişti ki ayı zamanda gurur duydum.
Ve tabii ki Bilge'ye böyle hissettiren bir babası olduğu için ben de içimden şükrettim.
Çocuklar da okulda teşekkürlerini kelimelere döküyorlardı. Meryem her zamanki gibi ailesi için teşekkür ediyordu. Annesi, babası, bebek kardeşi ve Bilge için...
Tabii bir de Erva. Meryem Erva'nın arkadaşı olmasını da teşekkür notlarına eklemişti.
Bilge'nin bu seneki teşekkürü ise bir kişiye adanmıştı. Bilge babası için teşekkür ediyordu. Birazcık kıskandım sanırım ama o kadar güzel ifade etmişti ki ayı zamanda gurur duydum.
Ve tabii ki Bilge'ye böyle hissettiren bir babası olduğu için ben de içimden şükrettim.
Oyun Kurucu
Bilge oyun kurucu olmayı seviyor. Zaman zaman Meryem veya benim başlattığım oyunlara dahil olsa bile kendi istediği şekilde kendi rolünü belirliyor.
Hafta sonu tüm günü evde geçirdiğimiz bir gündü. Meryem bu duruma başta öfkeli yaklaştı. Ne yani bütün gün boş boş duracak mıyız diye çıkıştı. Bilge ise kendisine oyun kurmaya başlamıştı bile. Kanepenin minderlerini yere indirip kendisine tren yaptı. Kendisi en başa geçip treni sürüyordu. Elif ise potansiyel yolcu tabii. Başka seçeneği var mı? Meryem'in bu fikir çok hoşuna gitti ve o da Elif'in annesi rolünde yolcu koltuklarının birisinde yerini aldı.
Bir süre sonra tren korsan gemisine dönüştü. Herkes kendi kamarasında vakit geçirdi. Tabii ki Bilge kaptan rolünde.
Sonra kısa süreli bir kavga ile gemiler ayrıldı. Herkes kendi gemisini yaptı derken bir baktılar koca birgün oyunlarla geçivermiş. Hem de hiç sıkılmadan.
Başka bir gün gri sweatshirt ve yeşil pantolonunu giydi. Üzerindeki sweatshirt MSU sweatshirt'e benziyordu. Sparty olmaya çalışıyordu. Önce şapkasının üzerine bir sünger yapıştırmayı denedi baktı olmuyor. Bantlarla kafasını Sparty'e benzemeye çalıştı.
Benzememiş mi ama?

Sparty gibi komiklikler yaptı önce.
Daha sonra epey bir süre Bilge'den MSU Fight song yani Michigan State maçı öncesi çalınan savaş müziğini dinledik.
Başka bir gün Ninja turtle oldu. Elektirik süpürgesinin değnekleri havalarda uçuşuyordu. Başka bir gün atına ters binmiş kovboy...
Bu oyun kurucu olma isteğinin en zor tarafı Bilge'ye kendi istediğim şeyleri yaptırabilmek için epey bir uğraşmam gerekiyor olması. Benim seçtiğim kitabı okumayı kabül etmiyor veya ben her istediğim zaman ona kitap okuyamıyorum. Kitabı açıyorum ve okumaya başlıyorum ama bir süre sonra elimden alıyor ve kendisi sayfaları çevirmeye başlıyor.
Bu hafta sonu Emre ile Meryem Meryem'in piyano grup dersine gitmişlerdi. Oğlum ile başbaşa oyun oynamak için mükemmel bir zaman diye düşündüm. Blokları indirdim ve birlikte araba yolu yapmaya başladık. Yolu biraz zorlaştırıp hayal gücümüzü zorlayalım istedim. Onun yaptığı yolu başka bir tarafa doğru genişletmeye başladım. Hemen itiraz etti. Onun planına uygun bir şekilde yolu tamamladık.
Okula giderken kurt şapkasını taktı. Kurt olmaya karar vermişti. Elif'i bıraktık. Anne ben kurdum tamam mı dedi. Önce tamam dedim. Yerlerde emekleyen üstüne üstlük ara ara koridorda uluyan bir çocuk ile yürümesi epey bir zor bak Bilgecim başka bir oyun oynayalım dedim. Onu kangru veya tavşan olmaya ikna etmeye çalışıyorum. Hemen "anne ben biliyorum bence ben yılan oluyum" dedi. Tamam ulumak yok ama yerlerde sürünüyor. Oğlum bak kangru olmak çok daha eğlenceli diye onu ikna etmeye çalışıyorum. Olmadı tekrar kurt olmaya karar verdi. Bak ama sen öyle ses çıkarınca diğer çocuklar korkar deyince hemen ben biliyorum, sessiz kurt olurum dedi. Ne yapalım başka seçenek var mı, kabul ettim. Meryem ile Bilge'yi bıraktığımız zamanlar aklıma geldi. Onunla da farklı oyunlar oynardık. Genelde ben başlatırdım, sonra Meryem biraz değiştirirdi. Çocukların farklılığna göre paylaştığımız anılar da farklılaşıyor.
Oyun kurucu olmak güzel birşey. Hem kendi yaratıcılığını kullanıyor hem de liderlik yapıyor ama hep oyun kurucu olmayı istemek zaman zaman sınırlaryıcı ve hatta bazen engelleyici olabiliyor. Sadece kendi hayal dünyasının sınırları çerçevesinde oyunlar kuruyor. Yeni öğrenmeleri ise engelleyebiliyor. Zaman zaman var olan oyunların bir parçası olmanın da eğlenceli olabileceğini Bilge'ye gösterebilmemiz gerekiyor.
Hafta sonu tüm günü evde geçirdiğimiz bir gündü. Meryem bu duruma başta öfkeli yaklaştı. Ne yani bütün gün boş boş duracak mıyız diye çıkıştı. Bilge ise kendisine oyun kurmaya başlamıştı bile. Kanepenin minderlerini yere indirip kendisine tren yaptı. Kendisi en başa geçip treni sürüyordu. Elif ise potansiyel yolcu tabii. Başka seçeneği var mı? Meryem'in bu fikir çok hoşuna gitti ve o da Elif'in annesi rolünde yolcu koltuklarının birisinde yerini aldı.
Bir süre sonra tren korsan gemisine dönüştü. Herkes kendi kamarasında vakit geçirdi. Tabii ki Bilge kaptan rolünde.
Sonra kısa süreli bir kavga ile gemiler ayrıldı. Herkes kendi gemisini yaptı derken bir baktılar koca birgün oyunlarla geçivermiş. Hem de hiç sıkılmadan.
Başka bir gün gri sweatshirt ve yeşil pantolonunu giydi. Üzerindeki sweatshirt MSU sweatshirt'e benziyordu. Sparty olmaya çalışıyordu. Önce şapkasının üzerine bir sünger yapıştırmayı denedi baktı olmuyor. Bantlarla kafasını Sparty'e benzemeye çalıştı.
Benzememiş mi ama?

Sparty gibi komiklikler yaptı önce.
Daha sonra epey bir süre Bilge'den MSU Fight song yani Michigan State maçı öncesi çalınan savaş müziğini dinledik.
Başka bir gün Ninja turtle oldu. Elektirik süpürgesinin değnekleri havalarda uçuşuyordu. Başka bir gün atına ters binmiş kovboy...
Bu oyun kurucu olma isteğinin en zor tarafı Bilge'ye kendi istediğim şeyleri yaptırabilmek için epey bir uğraşmam gerekiyor olması. Benim seçtiğim kitabı okumayı kabül etmiyor veya ben her istediğim zaman ona kitap okuyamıyorum. Kitabı açıyorum ve okumaya başlıyorum ama bir süre sonra elimden alıyor ve kendisi sayfaları çevirmeye başlıyor.
Bu hafta sonu Emre ile Meryem Meryem'in piyano grup dersine gitmişlerdi. Oğlum ile başbaşa oyun oynamak için mükemmel bir zaman diye düşündüm. Blokları indirdim ve birlikte araba yolu yapmaya başladık. Yolu biraz zorlaştırıp hayal gücümüzü zorlayalım istedim. Onun yaptığı yolu başka bir tarafa doğru genişletmeye başladım. Hemen itiraz etti. Onun planına uygun bir şekilde yolu tamamladık.
Okula giderken kurt şapkasını taktı. Kurt olmaya karar vermişti. Elif'i bıraktık. Anne ben kurdum tamam mı dedi. Önce tamam dedim. Yerlerde emekleyen üstüne üstlük ara ara koridorda uluyan bir çocuk ile yürümesi epey bir zor bak Bilgecim başka bir oyun oynayalım dedim. Onu kangru veya tavşan olmaya ikna etmeye çalışıyorum. Hemen "anne ben biliyorum bence ben yılan oluyum" dedi. Tamam ulumak yok ama yerlerde sürünüyor. Oğlum bak kangru olmak çok daha eğlenceli diye onu ikna etmeye çalışıyorum. Olmadı tekrar kurt olmaya karar verdi. Bak ama sen öyle ses çıkarınca diğer çocuklar korkar deyince hemen ben biliyorum, sessiz kurt olurum dedi. Ne yapalım başka seçenek var mı, kabul ettim. Meryem ile Bilge'yi bıraktığımız zamanlar aklıma geldi. Onunla da farklı oyunlar oynardık. Genelde ben başlatırdım, sonra Meryem biraz değiştirirdi. Çocukların farklılığna göre paylaştığımız anılar da farklılaşıyor.
Oyun kurucu olmak güzel birşey. Hem kendi yaratıcılığını kullanıyor hem de liderlik yapıyor ama hep oyun kurucu olmayı istemek zaman zaman sınırlaryıcı ve hatta bazen engelleyici olabiliyor. Sadece kendi hayal dünyasının sınırları çerçevesinde oyunlar kuruyor. Yeni öğrenmeleri ise engelleyebiliyor. Zaman zaman var olan oyunların bir parçası olmanın da eğlenceli olabileceğini Bilge'ye gösterebilmemiz gerekiyor.
Bilge ve Elif
Elif bizim çocukların arasında bazen paylaşılamayan bir oyuncak bazen bir hayal kahramanı zaman zaman da annenin yanından uzaklaştırışması gereken potansiyel bir rakip oluyor. Bilge ve Meryem'in Elif'i benim kucağımdan uzaklaştırmak için ilgileniyormuş gibi görünmelerini saymaz isek aslında ikisi de abi ve ablalık rolüne gayet güzel adapte olmuş durumdalar. Ancak Elif'in güvenliği için Elif Bilge'nin gözetiminde ise gözünüzün bir ucu ile onları sürekli bir kontrol altında tutmanız gerekiyor. Daha bir iki gün önce Bilge Elif'i ters çevirmiş heyecanla elleri üzerinde yürütmeye çalışıyordu. Elif'e ilk yemek yedirmeye başladığımız sıralarda ise Elif'in ağzına kocaman bir parça peyniri tıkıştırmaya calışmıs Allah'tan Elif ağzını sıkı sıkıya kapatmış da potansiyel bir boğulma tehlikesinden kurtulmuştuk.
Elif'in varlığı aslında Bilge'ye ona hayallerindeki oyuna eşlik edecek ideal oyun arkadaşını vermişti. Hiç itiraz etmeden onun yanında duruyor, istediği yere taşıyor veya istediği kılığa sokabiliyordu.
Arkasına iliştirdiği mavi bir battaniye ile Elif birgün Superman oluyor.
Kucağında koca Elif'in arkasına iliştirdiği koca bir battaniye ile Elif'i odadan odaya taşıyordu. Bir başka gün sandalyayenin bir ucuna Elif'i koymuş ve birlikte peekaboo yani "CE" yapıyorlardı.
İkisi de ortada yok. Bunlar nereye kayboldu derken bir bakıyorum odalarına kapanmışlar. Yatakta evcilik oynuyorlar.
Akşam olmuş, ikisinin de uyuması gerekiyormuş. Yani Bilge ile hayat epey bir keyifli. Tek bir problem var. Elif için neyin zararlı neyin zararlı olmayacağı konusunda hala bir fikir birliğine ulaşmış değiliz. En son Elif'e neden koç yapamayacağını anlatmaya çalışıyordum. Sırtına hızlıca vurup koç demek için Elif'in çok küçük olduğunu anlaması biraz zaman aldı.
Elif'in varlığı aslında Bilge'ye ona hayallerindeki oyuna eşlik edecek ideal oyun arkadaşını vermişti. Hiç itiraz etmeden onun yanında duruyor, istediği yere taşıyor veya istediği kılığa sokabiliyordu.
Arkasına iliştirdiği mavi bir battaniye ile Elif birgün Superman oluyor.
Kucağında koca Elif'in arkasına iliştirdiği koca bir battaniye ile Elif'i odadan odaya taşıyordu. Bir başka gün sandalyayenin bir ucuna Elif'i koymuş ve birlikte peekaboo yani "CE" yapıyorlardı.
İkisi de ortada yok. Bunlar nereye kayboldu derken bir bakıyorum odalarına kapanmışlar. Yatakta evcilik oynuyorlar.
Akşam olmuş, ikisinin de uyuması gerekiyormuş. Yani Bilge ile hayat epey bir keyifli. Tek bir problem var. Elif için neyin zararlı neyin zararlı olmayacağı konusunda hala bir fikir birliğine ulaşmış değiliz. En son Elif'e neden koç yapamayacağını anlatmaya çalışıyordum. Sırtına hızlıca vurup koç demek için Elif'in çok küçük olduğunu anlaması biraz zaman aldı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



