18 Temmuz 2014 Cuma

Superman, to the rescue!

Bilge'nin bu aralar en favori oyunu. Bana bir battaniyeyi getiriyor.  Sırtına pelerin şeklinde bağlıyorum. Başlıyor odaların içerisinde "Superman, to the rescue!" diyerek koşmaya.




Battaniye o koşarken arkasında belirli bir his bırakıyor sanırım çünkü belli bir süre sonra yanıma üzgün bir şekilde gelip "olmuyor, kırıldı" diyor. Ne kırıldı diye sorunca aynı şeyi tekrarlıyor. Öyle düzeltiyorum böyle düzeltiyorum olmuyor. Üç dört kereden sonra onun istediği tarzı buluyoruz ve tekrar başlıyor odaları turlamaya.

Bilge bu oyunu o kadar büyük bir zevk alarak oynuyor ki belli bir süre sonra ona Meryem eşlik ediyor. İki süperkahraman odaları turluyor. Meryem oyuna kendi yorumunu katarak katılıyor. Tişörtler çıkmış ve biraz canavar-süper kahraman sentezi şeklinde oyun devam ediyorlar.


15 Temmuz 2014 Salı

Bireysellik mi Özgecillik mi?

Bu yaz Meryem'lerin sınıfı günü birlik gezilere çıkıyor. Her ne kadar yaz olsa da yağmurumuz eksik olmuyor. Okul gezisinin olduğu bir güne yağmurla başladık. Meryem'i okula bırakırken yağmur yağarsa giysin diye yağmurluğunu dolabına astım. Ancak yağmurluğunun şapkası yoktu. Dolabına şemsiyeyi de bıraktım ki yağmur altında yürümek durumunda kalırlarsa ıslanmasın. Akşam Meryem bana biraz kızgın biraz üzüntülü bir şekilde yağmurluğunun şapkası olmadığı için yağmurda ıslandığını söyledi. Öğretmenleri şemsiyesini almasına izin vermemişlerdi. Bu duruma biraz üzüldüm ama o kadar çok büyütmedim. Büyük ihtimalle birkaç damla serpiştiriyordur diye düşündüm. Bu geziden bir hafta sonra gezi resimleri duvara asılmıştı. Otobüse yeni bindikleri zaman çekilmiş bir resim içimi acıttı. Bütün çocukların yağmurluklarının şapkası vardı ve hepsi kupkuruydu. Meryem ise minik ıslak bir kedi yavrusu gibi görünüyordu. Yağmur o kadar çok yağmıştı ki Meryem'in saçları resimden bile farkedecek şekilde ıpıslak olmuştu.

Bu olay yetişilen kültüre göre kazanılan davranışları çok güzel bir şekilde örneklendiriyordu. Diğer bütün çocuklar yağmurluklarının şapkası olduğu için kuru kalırlarken Meryem'in ıslanmasına göz yuman öğretmenlerini düşündüm. Sanki Meryem'e herkes kendinden sorumlu, eğer şapkası olmayan bir yağmurluğun varsa yağmur altında ıslanmayı kabul etmelisin der gibiydiler. Arkadaşlarına ise Meryem'in yağmur altında ıslanmasına aldırmayın, bu tamamen onun problemi mesajı veriyorlardı. Bu ve benzeri olaylar Meryem'e kendi kendine yetmeyi öğretecektir. Zamanla kendi ihtiyaçları konusunda daha bilinçli ve dikkatli olacak ve kimseden hiçbirşey istememesi gerektiğini anlayacaktır.

Aynı durum Türkiye'de olsaydı ne olurdu? Meryem aynı şekilde yağmurluğunun şapkası olmayan tek çocuk olsaydı öğretmenleri onun ıslanmasına göz yummazlardı. Bir ihtimal Meryem'in şemsiyesini kullanmasına izin verirlerdi. Eğer çocukların şemsiye kullanmasını istemiyorlarsa muhakkak bir öğretmeni şemsiyesini Meryem ile paylaşırdı. Hatta öğretmenlerinin içinden birisi ileri gidip kendi yağmurluğunu Meryem'e bile verebilirdi. Amerika'da çocuklar bireysel kültüre uyum sağlamaya çalısırken Türkiye'de bu duruma benzer olaylar özgeci davranışları örneklendiriyor. Çocuklar yalnızca kendilerine değil çevrelerindeki insanlara karşı da duyarlı olabilmeleri gerektiğini öğreniyorlar. Fedakar öğretmenler onlara zaman zaman başkalarının yararının kendi kişisel yararlarının önüne geçebileceğini gösteriyor.

Bireysellik toplum içerisindeki bireyleri güçlü ve özgür yaparken özgecillik toplumu bütünleştiriyor, insanların birbirine olan sevgisini güçlendiriyor. Sanırım ben Meryem'de ve Bilge'de her ikisinin karışımını görmek istiyorum. Okulda yaşadığı olay her ne kadar beni üzdüyse onu daha çok güçlendireceğini bilmek içimi rahatlatıyor. Paylaşımcı ve duyarlı bir ortamda olmasını sağlamak ise bize düşüyor.

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Sen Hiç Yemek Hazırlamıyorsun!

Gelen Ramazanla birlikte akşam yemeği saatimizi ileri almak durumunda kaldık. Çocuklara akşam üzeri meyve veya hafif birşeyler hazırlıyoruz. Oruç açma vakti gelince hep beraber sofraya oturup yemeğimizi yiyoruz. Meryem bu değişiklikten çok etkilenmedi ama Bilge son yarım saatte artık doğru düzgün bir şey yemek istediğini açık açık söylüyor. Artık dayanamadı geçen gün bana "sen hiç yemek hazırlamıyorsun" diye şikayette bulunuyor. Aslında demek istediği ben acıktım ve hala yemek yemedik. Onun bunu kastettiğini ben biliyorum da başkalarının yanında bunu söylemesi benim çocuklarımı aç bıraktığım düşüncesi oluşturabilir. Mesela dünkü iftar daveti sırasında yine fazlasıyla acıkmış bir şekilde yanıma geldi. O şikayet eden kısık ses tonu ve küçük Emrah bakışları ile "sen hiç yemek hazırlamıyorsun"deyince ben ne diyeceğimi bilemedim.

25 Haziran 2014 Çarşamba

Y = x-a-0.25

Bu denklem aslında tam olarak benim icadım sayılmaz.  Bizim bölümde doktora yapan ve aynı zamanda yoğun bir şekilde annelik yapan Jamie benzer bir tanesini kendi bloğunda paylaştı.  Benim hayatımda cok tekrarlayan bir durumu en güzel bu denklemin özetledigini düşündüğüm için yazmaya karar verdim.

Eğer anne baba iseniz gideceğiniz bir yere yetişmek için evden çıkmanız gereken saati mi merak ediyorsunuz?  O halde bu denklemin bir versiyonunu  kullanmak durumundayız.

Y: evden çıkmayı planladiginiz saat
X: randevu saatiniz
A: evden hedef noktaya geçen zaman

Peki 0.25 sabiti neyi temsil ediyor?  Çocukların eklediği ekstra 15 dakikayı. En azından bizim ailemizin.

Ben bir örneğini bu sabah yaşadım.  Denklemimi test ettim ve onayladım yani.
Bu sabah 8:30'da WIC  Randevusu vardı.  Saat 9:30'da ise bir toplantıya katılmam gerekiyordu.  Sekiz bucuktaki randevumuza 15 dakika erken gitsek bir 15 dakika toplantıya hazırlık zamanı kazandırır diye düşündüm ve saat 8'de çıkacakmış gibi Bilge'yi hazırlamaya başladım.  Yol 15 dakika sürüyor.  Bilge hazır hadi bakalım arabaya.  Hayır,  olmaz Bilge yolda atistirmasi için bir kaba koyduğum mısır gevreğinin üstüne süt istiyor.  Hemen buzdolabına koştum ve biraz süt koydum.  Hadi çıkıyoruz.  Hayır mı şimdi ne oldu? Su  tamam hemen yanımıza şu alalım.  Hazır mıyız?  Hadi arabaya gidiyoruz.  Ne oldu Bilge,  nereye gidiyorsun?  Çiçekler mi,  evet çok güzeller ama başka zaman koklasak olmaz mı?  Oh,  sonunda arabadayiz.  Saat mi kaç?  8:15 ve biz randevumuza ancak yetişebildik.  Bütün bunlar 15 dakika sabit erteleme zamanını hesaba katmadığım için  oldu.

24 Haziran 2014 Salı

Yarı Zamanlı Kreş Denemesi

Bu yaz çocukları kısmi zamanlı kreşe gönderme fikri bir açıdan iyi bir açıdan kötü bir fikirdi. Bir gün gidip bir gün gitmemeleri iyi oldu çünkü bu sayede bir nebze hafta içinin telaşına, koşuşturmasına biraz dur dedik. Çocuklar ilk defa bu kadar yanımızdalar ve biz de çocuklar da bir arada olunca ne yapabilirizin şaşkınlığını yaşıyoruz. Mesela Bilge hala ben her an gidecekmişim korkusu taşıyor ve sabah bir yere gitmediğimizi görünce "okula gideceğiz?" diye şaşkınlık içeren bir soru yöneltiyor. Ama sonuç olarak evde olmaktan memnunlar. Sanki biz hiç bu kadar uzun zaman dilimlerine sahip olmamışız daha önce ve bir arada nasıl zaman geçirilir onu öğreniyoruz hep birlikte. Paylaştığımız anlarımızı arttırmış olmanın tatlı bir sarhoşluğu var üzerimizde. Sahip olduğumuz ana olan farkındalığımızı arttırmış olmanın güveni,  zaman zaman neşeli ve çoğunlukla gürültülü geçen günlerimizin üzerimizde bıraktığı hoş bir yorgunluk var. Meryem'in deyimi ile arada gerçekten "gülmemi(zi) durduramıyorum(z)"

Çocukların kreşe kısmi zamanlı gitmelerinin kötü olan tarafı ise haftalık rutinimizin bozulmasının çocuklarda yarattığı dengesizlik. Bir sabah gidiyoruz, bir sabah gitmiyoruz sonra hafta sonları devreye giriyor ve çocuklar okula gittikleri hergün bir ilk gün sendromu yaşıyorlar. Bilge daha yolda ağlamaya başlıyor. Meryem isyanlarda. Doğal olarak bu durum sınıf içerisindeki arkadaşlıklarına yansımış durumda. Sürekli gitmemelerinden dolayı Meryem'in eski arkadaşları ile olan bağları biraz zayıfladı anladığım kadarıyla. Meryem'in deyimi ile artık sınıfında öyle severek oynamayı istediği bir kişiyi bulamıyor. Bunda Kit ve Ashley'in artık onun sınıfında olmamasının da payı var tabii. Bütün bunlara ek olarak eve nazaran okul öğrenmeleri açısından daha verimli. Çünkü evde zamanı daha geniş kullanıyoruz ve rutinlerimiz az. Mesela bir gün güzel bir kitap okuma saati yapıyoruz sonraki iki gün yok. Aynı şekilde resim, yazma çalışmaları bir gün yaptıysak beş gün yapmıyoruz. Bunları düşününce de insan acaba yanlış bir karar mı verdik diye sormadan edemiyor.


Sevgileri Yarınlara Ertelememek

Dün akşam çocuklarımın yanına yatıp bir süre onları seyrettim. Meryem'in yüzünün kıvrımlarına doyasıya baktım. Allah'ım ne güzel yaratmışssın diye düşündüm. Ne kadar narin ve kendine has bir güzelliği var. Bilge'nin sıcaklığını ve yumuşaklığını daha çok hissetmek için sıkı sıkıya kucakladım. Sonra Allah'a şükrettim. Bize onları verdiği için. O an ikisini de uyandırıp onları ne kadar çok sevdiğimi söylemek istedim. Bunu bilsinler ve içlerinde derin derin hissetsinler diye. Zaman farketmeden geçiyor. Bir zamanlar bebektiler şimdi büyüdüler sonra daha da büyüyecekler ve daha da. İnsan söyleceklerini, yapacaklarını yarınlara ertelememeli. En çok da sevdiklerini içeren konuları. Bir gün sonra, bir ay sonra yıllar sonra şu an ile aynı olmuyor. Ve hiç bir an şu an kadar gerçek değil.


17 Haziran 2014 Salı

Babalar Günü

Babalık öyle annelik gibi doğal olarak kazanılan bir isim değil. Annelik insanın içinde ilk canı hissettiği an başlıyor ve çocuğunun içinde büyümesi ile annelik hislerin büyüyor. İçindeki canlıyı daha görmeden büyük bir aşk ile sevmeye başlıyorsun. O senin bir parçan oluyor. Anne ve bebek doğal olarak birbirlerinin vazgeçilmezleri oluyorlar. Baba ise çocuğunu kucağına alıyor ve çocuk ile arasındaki bağı keliminin tam anlamı ile tırnakları ile kazıyarak elde ediyor. Özelikle ilk 3 ay. Ne zor bir dönemdir o ilk üç ay babalar için. Eğer bir de çocuğunuzu emziriyorsanız. Baba isterse ağzı ile kuş tutsun çocuk yine anneyi istiyor. Baba anneden çalabildiği zamanlarda çocuğu ile baba-çocuk ilişkisi kurmaya çalışıyor. O zamanlarda her anın değeri daha bir artıyor. Baba kendi kokusuna, kendi sesine alıştırabildiği ölçüde çocuk onu tanıyor ve baba daha çok baba gibi hissediyor.  

Geçmişimize dair biriktirdiğimiz anılarımızı sadece gözümüzde canladırdığımız ve kelimelere döktüğümüz olaylara indirgemek o yüzden eksik bence. Kokular, sesler, dokunuşlar da hatıralarımızın bir parçası. Çocuğu doğduğu andan itibaren orada hazır olduğunu gösteren ve bunu çocuğuna hissettiren babanın biriktirdiği anılar o yüzden çok değerli. Bu açıdan bir baba olarak babalığınızı çocuğunuzun sizi tanıyacağı veya sizin gülümsemelerinize karşılık vereceği vakitlere ertelemeyin bence.
Emre ile Meryem (daha sonra Bilge) ilk doğduğunda kim daha fazla sarılacak, kucağına alacak tartışması yapardık. Meryem daha birkaç haftalıkken benim kokuma alışmıştı. Geceleri Emre ona sarılarak uyumaya çalıştığında yaygarayı basardı ve bu durum Emre’yi eper bir üzerdi. İşte yukarıda bahsettiğim doğal olarak ve çalışarak edinilen haklar bu noktada önem taşıyor. Çocuğu tamamen anneye bırakmak yerine orada kendi kendine bir yer edinmeye çalışmak bazı babaları diğerinden farklı kılıyor. Nitekim bizim ailemizde de böyle oldu. Her ne kadar Meryem yine arada gelip beni koklayıp “sen anne gibi kokuyorsun!” dese de onun için babasının yeri çok ama ayrı. Geceleri özellikle 1.buçuk yaşından sonra Bilge her uyandığında Emre onu sakinleştirmeye gitti. Şimdi Bilge korktuğu zamanlarda babasına sarılmayı bana sarılmaya tercih ediyor. Çünkü onun rahatlamak için yaslandığı omuz çoğunlukla babasının omuzları oldu.

 Yemek yerken kaşığı ağızlarına götürerek “deliyor, deliyor, deliyor” (yani geliyor, geliyor geliyor) yapmak onlara hem yemeği eğlenceli kılıyor hem de yemek yerken babaları ile paylaştıkları bir an oluyor. Bir de bizim babamız biraz komiktir. Özellikle Meryem için bu çok değerli. Ben, nasıl anlatsam, biraz fazla düzüm galiba. Çocuklar üzerlerine elbise mi giyecekler benden en fazla duyacakları “hadi elbiselerinizi giyin” komutu olur. Emre ise “hadi önce kim giyecek” diyerek onların yarışma isteğini uyandırıyor. Bilge bile başladı “ben kazandım”lara. Sonra onları giydirirken çeşitli komiklikler yapıyor. Özellikle sabah biraz aksi olarak uyandılarsa Emre’nin hareketleri uykularını hemencecik açıyor, neşelerini yerine getiriyor. Mesela Bilge’nin pantolonunu alıyor kendi giymeye çalışıyor veya bluzunu ayağına giydirmeye çalışıyor. Biraz önce ağlayan veya ters davranan çocuklar basıyorlar kahkahayı.

Babalar gününde ailecek bir arada vakit geçirebilmek için parka gittik. Yarış bisikletlerinin olduğu yerdeyiz. Daha birkaç gün önce çocukları tek başıma getirdiğimde Bilge’yi tüm yarış pisti boyunca itmekten yorulmuştum. O yüzden bu sefer çocukları Emre’ye bıraktım. Meryem artık kendi başına gidip gelebiliyor. Emre, Bilge ile ilgileniyor. Ve bir süre sonra baktım Bilge direksiyonu kendi başına kullanır olmuş. Emre sadece onu yokuştan aşağı itiyor. Bilge kendi gidiyor. İşte tam bu sebeple zor işleri öğretecek bir babası olması lazım insanın. Ben anne olarak Bilge’nin güvenliğinden duyduğum endişe ile onun öğrenmesini engellemiştim. Halbuki Emre orada ona nasıl tek başına gidebileceğini gösterdi.

Parkta oturmuş onları seyrederken kendi babam ile biriktirdiğim anılarıma dönüyorum. Elimde kalan bir iki tanesine bütün gücümle sarılmaya çalışıyorum. Babamı babam olarak tanımlayacağım birkaç net özelliği var benim için. Kendi deyimiyle benim babam demokrat bir insan. Ama harbi demokrat. Herkes bilir babamın insanların düşüncelerine ve yaşayışlarına saygı duyduğunu. Bir de bizim ilk öğretmenimiz sayılır.  Biz küçükken eline kitabı alır bizi ders çalıştırırdı. Onunla matematik çalışmayı çok sevmezdim çünkü çabuk sinirlenirdi ama bir arada Türkçe çalıştığımız zamanlar çok değerliydi. Bize bir tane “Güzel Konuşma ve Yazma” kitabı almıştı. Oradan parçaları birlikte okur ve üzerinde düşünürdük. O anları çok severdim. Ve tabii Beşiktaşlı olması. Birlikte oturur maç izlerdik. Hatta bir keresinde bizi Beşiktaş maçına götürmüştü. Beşiktaş-Konyaspor maçıydı. Gerçek bir maça gittik diye ne çok heyecanlanmıştım.  Ben o yüzden soran herkese gururla “ben babadan Beşiktaşlıyım” derim. Benim üniversite zamanlarımda Beşiktaşın yenildiği bir gün babamla telefonda konuşuyorduk. Üzgün bir şekilde Beşiktaşın yenildiğinden bahsediyordum bana cevabı “hayat bu kızım, kazanmak da var kaybetmek de” olmuştu. Babamın bu sözü bizim Emre ile aramızda bir özdeyiş oldu diyebilirim. Yaşanılan küçük başarısızlıklarda birbirimizi bu şekilde teselli ederiz.  Bir sabah ailecek çok erken kalkmıştık ve güzel bir sabah geçirmiştik. Sanırım bahçeye gitmiştik. O günün sonunda babam bundan sonra hep saat altıda kalkacağız demişti. Ve tabii ki sonraki gün, daha sonraki ve daha sonraki günler olmayan bir söz olarak kalmıştı bu hep saat altıda kalkma isteği... Bir de babamın bana bıraktığı yarın sözü var. Hiç gelmeyecek zamandı yarın benim için. Hep inanıp sonra hayal kırıklığına uğradığım yarınlar öğretmişti bunu bana.

İnsan belki çocukken anılarını daha taze tutabiliyor ama belli bir yaşa gelince bütün yaşadıklarının ağırlığı ile bir avuç dolusu anı kalıyor sana geriye. O açıdan baba olarak çocuklarımıza ayırdığımız zamanlar iki taraflı değerli bence. Babaya baba olduğunu hissettiriyor. Çocuğun da büyüyüp yetişkin olduğunda yanında olmasa bile zihninde, hislerinde babasını her daim canlı tutuyor.

Tüm babaların babalar günü kutlu olsun.



2 Mayıs 2014 Cuma

İş Görüşmesi

Meryem ile arabada okul dönüşü konuşmalarımızdan birisini yapıyoruz. Günün nasıl geçti sorusundan sonra ben ona yarınki planlarımızdan bahsediyorum.
Ben: Yarın akşam Danny'lere gideceğiz.
Meryem: Danny kim?
Ben: Hani düğünlerine gitmiştik ya. Selçuk ve Danny. Selçuk'a mezuniyet partisi düzenleyeceklermiş. Selçuk okulu bitirmiş.
Meryem: Yani taşınacaklar mı?
Ben: Büyük ihtimalle. Buldukları işe göre. Yarın benim de bir tane iş görüşmem var Meryem. Dua et iyi geçsin. Yoksa gelecek seneye hiç paramız olmayabilir.
Meryem: O zaman bir "Sign" gösterip ona paramız yok diye mi yazarız?
Ben: !?!? İnşallah sokaklarda paramız yok yazılı bir kağıt taşıyacak kadar parasız kalmayız kızım.

Ölümden Sonrası

Meryem ile balıklarla başlayan konuşmamız bir şekilde ölümden sonraki hayata geldi.
Meryem: Anne balıklar nereden geldiler?
Ben: Nasıl yani, göldeki balıklar mı?
Meryem: Evet.
Ben: Yumurtadan çıkıyorlar. Anneleri yumurta bırakıyor sonra onlar da yumurtadan çıkıyorlar.
Meryem: Anneanne nasıl geldi?
Ben: Annesinden.
Meryem: Şimdi annesi nerde, öldü mü?
Ben: Evet annecim öldü.
Meryem: Ölünce ne oluyor? Yeniden mi doğuyoruz?
Ben: Evet, öyle de diyebiliriz.
Meryem: Peki biz yine insan mı olacağız?
Ben: Evet?!
Meryem: Yine Turkish mi konuşacağız?
Ben: Bilmem. Sen ne konuşmak istersin?
Meryem: Chinese. Yok, yok "hola" o ne Spanish mi?
Ben: Evet.
Meryem: Spanish "adın ne" nasıl denir?
Ben: Sen istersen babanla konuş bunu. O daha iyi biliyor.

Nereden nereye. Balıklardan başladık, ölümden sonraki hayata geldik ve bir baktım İspanyolca pratiği yapıyoruz. Bu çocuklarla insan gerçekten sıkılmaz.

Bak Şu Hayal Gücünün Yaptığına

Meryem bize çok yakın oturan arkadaşı Rocky'i dışarıda görünce dışarıya çıkmak istedi. Meryem'i dışarıda gören Bilge onun peşinden çıkmak isteyince mecburen peşlerinden gittim. Bir süre oynadılar ama artık uyku vakitleri geliyordu. Meryem ve Rocky'i eve gitmeleri konusunda ikna ettikten sonra sıra Bilge'ye gelmişti ve bu en zor olanıydı.

Ben: Hadi oğlum içeri gidelim.
Bilge: Ben balık bakcam.
Ben: ama hadi artık uyku vaktin geldin.
Bilge: Ben ördek bakcam. Ben balık bakcam.
Ben: Bilge bak hava kararıyor. Eve gitmemiz gerek. Hem bak balıklar da uyuyor.
Bilge: Balık uyucak?
Ben: Evet.
Bilge: Ördek uyucak?
Ben: Evet.
Bilge: Kuş uyucak?
Ben: Evet.
Bilge: Aslan uyucak?
Ben: Bilmiyorum.
Bilge: Aslan uyucak?
Ben: Evet.
Bilge: ııı..[düşünüyor].. Ayı uyucak.
Ben: Evet. Bilge hadi bizim de uyuma vaktimiz.
Bilge: Balık adam uyucak? [Balık tutam adamı kastediyor]
Ben: Evet.
Bilge: Balık uyucak?
Ben: Evet. hadi bakalım gidiyoruz.

Kucakladım ve eve doğru taşıyorum. Yolda hala kimlerin uyuyacağını sayıyordu. Eve geldik. Evde bir süre oynamaya devam ettiler. Birer dilim kavun istediler. Bilge kavunun kabuklarını ağzı ile kopararak yere atıyordu. Ne yapıyorsun Bilge diyerek ona kızdım. Bana "dana yicek" diye cevap verdi. Boşluğu göstererek "Dana orda" diye bana gösterdi. Hayalini biraz daha renklendirmeye karar verdi. "Aslan orda, ayı orda" diye devam ettik. Bilge'nin hayal oyununa katılmaya karar verdim. "Bak şu danaya... çekil bakalım oradan" diyerek ona karşılık verdim. Bilge ile birlikte danaları kovmaya başladık. Bir süre sonra Bilge ciddi ciddi danaları kovmaya başlamıştı. "anne kokuyom" Boşluğu gösteriyor ve bana "dana, kokuyom" diyordu. Bir süre hala oyun oynadığımızı zannettim. Olduğu yerde kaldı ve yerinden kalkmayı inatla reddediyordu. Tek söylediği söz "dana kokuyom" idi. Ben onu benimle gelmeye ikna etmeye çalıştım ama ona sarılmama bile izin vermiyordu. Sonra Emre geldi, neyse ki ona sarıldı. Bir süre kafasını Emre'nin omzuna yasladı ve sonunda gerçek dünyaya döndü. Canım oğlum hayalini o kadar gerçek düşünmüştü ki kendi kurduğu hayalden korkar olmuştu.

Ertesi sabah Bilge biraz erken kalkınca onunla anne-oğul vakti geçirdik. O yine hemencecik hayal dünyasına dalmıştı. Kedi taklidi yapıyordu ben ise ona gel pisi git pisi diyerek eşlik ediyordum. O benim de onun oyununa katılmamı istiyordu. Bana baktı, baktı ve "sen ayı ol. Büyük ayı ol" dedi. Bunu acaba iltifat mı hakaret mi kabul etsem bilemedim ama rolümü hemen benimseyip ayı taklidi yaptım. Bu ayı taklidim sanırım onu korkuttu fikrini değiştirip "sen kedi ol, büyük kedi ol" dedi. Anne kedi ve oğul kedi olarak bir süre miyavlayarak koklaştık.