29 Ocak 2013 Salı

Renkli Dünyalarımız Olsun




İçbükey olarak birbirine iliştirilmiş minik çubukların bir ucundan tutunca rengarenk bir dünyaya dönüştüğü oyuncağa hem Meryem hem Bilge bayılıyorlar.








 Bu rengarenk dünyanın içerisine girip bize gülücükler dağıtmak ilk yaptıkları şey.


Gruffalo ile Tanışma




Gruffalo minik bir farenin kendisini ormandaki diğer havyanlardan korumak için uydurduğu sonradan gerçeğe dönüşen hayali kahraman. Bu aynı zamanda geçtiğimiz Pazar günü Meryem ile gittiğimiz oyunun adı. Tecrübesizliğin verdiği cesaret ile kendisini büyük tehlikelere atan minik farenin cüssesinin aksine bütün o tehlikelerden kendisini nasıl aklını kullaranak kullandığını izledik. Çok eğlenceli bir gösteriydi. Meryem en çok minik farenin önderliğinde salondaki bütün seyircilerin hep beraber canavar taklidi yaparak tilkiyi, yılanı ve baykuşu korkuttukları sahneyi sevdi. Tabii bir de gerçeğe dönüşen hayali kahraman Gruffalo ile tanışma anını.

Gruffalo bir çocuğun aklına gelebilecek bütün korkutucu özellikleri bir arada bulunduran bir canavar. Farenin ilk Gruffalo ile karşılaşmasında Meryem "onu şimdi kim kurtaracak?" diye sordu bana. Ben de bakalım görelim birisi kurtarmaya gelecek mi dedim. Hikayede gördük ki her zor durumda kaldığımızda bizi kurtaracak birisi olamayabilir. Bizi kurtarabilecek sadece kendimizdir çoğu zaman.


Umarım benim minik kızım zorlukları eğlenceli bir oyuna dönüştürebilecek zenginliği ve karşısına çıkan Gruffalo'lara karşı tek başına savaşabilecek gücü her zaman kendisinde bulabilir.

23 Ocak 2013 Çarşamba

Bilge Yeni Sınıfına Giderken

Geçtiğimiz haftalara göre biraz daha iyi olmasına rağmen Bilge hala yeni sınıfına alışamadı. Bıraktıktan yaklaşık 5 dakika sonra ağlamayı bırakıyor. Sınıfa ve sınıftaki arkadaşlarına biraz daha alışmış durumda. Yemeklerini genel olarak iyi yiyor. Öğretmenleri sınıf içerisinde artık daha neşeli olduğunu söylediler.
Sabahları ilk bırakma anımız çok zor oluyor. Sınıfın kapısına yaklaştığımızda onu oraya bırakacağımızı anlıyor ve hemen koşarak gidiyor. ama sınıfa değil çıkışa... Bir kaçışı var ki anlatamam. Tabii peşinden koşup yakalıyor ve sınıftaki öğetmenlerine teslim ediyorum.

Yeni Arkadaşlıklar Kurabilmek ve Eskilerini Koruyabilmek

Bu blogda arkadaşlıkla ilgili ikinci yazım olacak. Çocuklar büyüdükçe belki daha niceleri eklenecek. Çocuklar için arkadaşın tanımı büyükler için olduğundan daha farklı. Daha yalın, daha teklifsiz. Meryem herhangi bir oyun alanında birisi ile birlikte oynamak istiyorsa önce o arkadaşının yaptığı aktiviteleri tekrarlıyor. Sonra bir şekilde onun yaptığı aktiviteleri diğer çocuğun tekrar etmesini istiyor. Genelde bütün bunlar konuşmadan gözlerle ifade ediliyor. Sonra konuşmaya ve bir arada oynamaya başlıyorlar. Ancak Meryem büyüdükçe bu doğaçlama arkadaş edinme sürecinin Meryem'de daha çekinken ve içe dönük bir karaktere dönüştüğünü gözlemlemeye başladım. Oyun alanlarında diğer çocuklara çok fazla karışmak istemiyor ve diğer çocukların onunla oynama isteğine  itici bir şekilde karşılık veriyor. İstemediğini belli eden bir "ıııı" veya kelimelerle "I am not your friend" türünden karşı tarafındakini kırıcı ifadeler kullanıyor. Aslında tek başına oynamayı sevdiği için değil de birisi ile nasıl oynayacağını tam olarak bilmediği için. Bir süre sonra Bilge'nin yanına geliyor ve onu rahatsız etmeye başlıyor. Biliyorum ki Bilge ile oynamak istiyor. Bilge'nin onun arkadaşı olmasını istiyor ama Bilge Meryem'in istediği gibi oynamak için daha çok küçük. Sonuç olarak bulunduğu yerden çabuk sıkılıyor ve gitmek istiyor.

Emre ile bu durumu konuştuğumuzda kendi çocukluğumuza dönüyoruz. Biz de öyle çok girişken çabuk arkadaşlıklar kurabilen, bir anda ortamda popüler olan tipler olmadık hiç bir zaman. Benim çocukluğum arkadaşlık olarak zor dönemler yaşadığım anılarımla dolu. Sonuçta sahip olduğumuz bir karakter var. Ancak eğitimci bir açıdan baktığımızda herşeyin değiştirilip, geliştirilebileceğine inanmasaydık eğitimci olmazdık. Bu konuda Meryem'e ve sonraki senelerde Bilge'ye nasıl yardımcı olabiliriz derdindeyiz şu anda.

Bu sabah Meryem'i sınıfına bıraktığımda çok tatlı bir kız çocuğu (sanırım Alexandra) koşarak sevinçle Meryem'in yanına geldi. Hemen Meryem'e "Hi, good morning" dedi. Meryem ise onun yüzüne bile bakmadı. Benimle vedalaşmanın telaşındaydı. Dışarıda anlık arkadaş kurmanın zorluğunu anlıyorum ama zaten elinde var olan arkadaşları ile olan arkadaşlık bağlarını kuvvetlendirmek için hiç gayret göstermemesi beni çok üzüyor ve biraz da kızdırıyor.

Dün akşam (bir çok önceki akşamda olduğu gibi) okul çıkışında kiminle oynadın sorusuna "tek başıma oynadım, benimle kimse oynamıyor" cevabını duymaktak yoruldum artık. Pazar günü uzun zamandır görmediği buradaki Türk arkadaşların çocukları ile buluşmaya giderken de aynıydı durum.
"Ne güzel arkadaşlarını göreceksim. Heyecanlı mısın?" soruma aldığım cevap "Onlar benimle oynamıyorlar, benim arkadaşım değiller" oldu. Meryem'in bu cevabi üzerine grup içerisinde nasıl olduğuna baktım. Gerçekten de diğer bütün çocuklar bir tarafta Meryem başka bir taraftaydı. Ancak bu diğer çocuklardan çok Meryem'den kaynaklanan bir durumdu. O ne diğer çocuklarla oynamak için bir çaba sarfediyor ne de onların ne yaptığı ile çok ilgileniyordu. Kendi dünyasında, kendi sevdiği oyuncaklarla kendi istediği şekilde oynuyordu. Bu kötü birşey mi, o an için değil. Ama ya sonrası için?

Dün akşam Meryem'in okulunun çıkışında Dongkwan'ı gördük. Meryem son birkaç haftadır sürekli onu  soruyordu. Onun yine evimize düzenli gelmesini istiyordu. O kadar Donkgwan, Dongkwan diyen Meryem onu görünce ona bakmadı bile. Ben neden onunla konuşmadın diye sorduğumda ona "Hi" dediğini ama Dongkwan'ın ona "Hi" demediğini söyledi. Sanırım hayal kırıklığına uğramıştı. Ona Donkgwan'ın hasta olduğunu ve bu sebeple keyifsiz olduğunu söyledim.

Yeni arkadaşlıklar kurmak Meryem için hiç kolay olmuyor. İstiyor ki tanıdığı, bildiği arkadaşları hep yanında olsun. Kays, Story, Isla ve Dongkwan bebeklikten beri bir arada olduğu sevdiği arkadaşları. Bu eski arkadaşlıklarının eskimemesi için üzerine yeni hatıralar koyması gerektiğinin ve yerine göre daha özverili olması gerektiğinin ise henüz farkında değil. Yeni arkadaşlarının eski ve değerli arkadaşları listesinde farkında olmadan yerini alacağının da...

22 Ocak 2013 Salı

Buz üzerinde Denge Çalışmaları **İstemek ve Elde Etmek

Bu Pazar Meryem ile birlikte ilk defa buz pateni pistine gittik. Benim için buz pateni hep büyülü birşeydi. Buz pateni yarışmalarını izleyip saatlerce kendimin de buz üzerinde dans ettiğinin hayalini kurardım küçükken. Salona girer girmez Meryem'i de aynı büyünün kapladığını farkettim. Çok heyecanlandı. Hemen piste inip pisttekiler gibi dans etmek istedi. Kendi patenlerimiz olmadığı için patenleri kiraladık.

Meryem neden buz üzerinde altına bıçak takılı ayakkabıları giydiğimize bir anlam verememişti ama o kadar heyecanlıydı ki bunu çok sorgulamadı. Biran önce piste inmek istiyordu. Ancak piste indiğimizde yeni yürümeyi öğrenen bebekler gibiydik. Hatta daha da kötü. Doğru düzgün ayakta durmakta zorlanıyorduk. Pistin etrafındaki duvarlara tutunarak yürümeye calıştık ama Meryem bu durumdan hiç memnun olmamıştı. Kendini çok güvensiz hissediyordu ve bu durumda herhangi yeni birsey denemek istemiyordu.
Pistin kenarına çıkmak istedi. Buz üstünde yürümenin verdiği güvensizlik duygusu yanında sanırım ayakkabıları da sıkıyordu. Patenlerini bir büyük numara ile değiştirdiğimizde en azından rahatsızlığının bir kısmı gitmişti. Pist çok dolu olduğu için denge sandalyeleri kalmamıştı ama biz büyük bir şans sonucu bir tane bulabilmiştik. Denge sandalyesi ile Meryem piste güvenli bir şekilde inebildi.

Ancak her düştüğünde eli buza değiyor ve elleri üşüyordu. Pist çok soğuk olmamasına rağmen eldivenleri getirmenin gerekliliğini böylece anlamış oldum.

Meryem bir süre denge sandalyesinde gittikten sonra bir baktım kendisi sandalyeyi bırakıp tek başına buzda gitmeyi deniyor. Bir, iki, üç  ve güm...Birkaç adımdan sonra düşünce güvenini tekrar kaybedip sandalyesine döndü.

 

Ben bu arada ne kadar sabırsız olduğumu farkettim. Meryem'in çabuk pes etmesi, hemen sıkılıp gitmek istemesi, çok da zevkli olmayan ama başarıya götürecek adım olan pratik yapmaktan kaçınması beni çok kızdırdı. Aslında bu onun sahip olduğu fırsatın değerini bilmemesine olan bir kızgınlıktı. Böyle bir imkan varken elinde neden uğraşmak için hiç çaba sarfetmiyor diyordum kendi kendime.

 









Belki de o gösterebileceği gayreti en üst düzeyde gösteriyordu. Sadece ben daha fazlasını istiyordum.







Ama sanırım şunu yavaş yavaş anlıyordu. Her zaman her istediğimizi anında elde edemeyiz. Uğrunda emek vermemiz gerekir, çaba harcamalı ve azmetmeliyiz. Yüzmek, jimnastik ve buz pateni sanırım şu an için bunun en güzel örnekleri. 2 saatin sonunda pistten tribünlere geçtik ve buz hokeyi maçının bir kısmını seyrettik.

Meryem buz hokeyini çok sevdi. Ben de böyle oynamak istiyorum dedim. "Eğer oynamak istiyorsan önce patenle kaymayı öğrenmelisin" dedim ona kinayeli bir şekilde.


Eve geldiğimizde tekerlekli patenleri evin içerisinde giyip bir süre denge alıştırmaları yaptı. Aslına bakacak olursak bu bile büyük bir gelişme.

Meryem'in buz üzerinde yürüyebilmeyi hemen öğrenmek istemesi gibi ben de sanırım çocuklarımın birşeyi hemen yapabilmelerini istiyorum. Aynı kuralın benim için de geçerli olduğunu unutuyorum. Emek vermeden, sabretmeden elde edilen ne var ki şu dünyada. Benim de çocuklarıma karşı azimli ve sabırlı olmayı öğrenmem gerek sanırım...

16 Ocak 2013 Çarşamba

Yeni Bir Okul Yeni Bir Sınıf

Bir aylık Türkiye tatilinden sonra Bilge yeni bir okulda yeni bir sınıfa başladı. Bilge'yi Meryem'in okulu Spartan Child Care'e aldık. Bir yaşını doldurduğu için bu sınıf bir iki yaş grubu sınıfı. Bir ay her an bizimle olmaya alışmış olmak, daha önce hiç tanımdadığı bır ortam bizim için bu geçiş süresini epey bir zorlaştırdı. Geçen hafta sınıf içerisinde durup durup ağlayanö bulduğu herhangi bşr büyüğün bacağına sarılarak bırakıp istemeyen, sınıfa gelen velilerin elini tutup onlarla dışarı çıkmaya çalışan bir Bilge dinledim öğretmenlerinden hep.
Sınıfın ana öğretmeni asıl olarak Portekizliç Görmüş, geçirmiş bir bayan olduğu her halinden belli. Diğeri Hindistan asıllı sanırım. Ona çok alışamadım daha. Bir de yardımcı öğretmenler var. MSU'dan staj için gelenler. Dün Bilge ilk defa sınıfta kendi başına oynamış. Az da olsa etrafa biizm hep alışık olduğumuz o çok meşhur gülücüklerinden saçmış. Umarım çabuk alışırsın oğlum. Biliyorum ki sen bizim yanı başımızda huzurlu ve mutlusun... umarım çabuk alışırsın...

İzin vermek ya da vermemek

Meryem izin almanın ve aldığı (ya da alamadığı) iznin sınırlarını zorlamanın yollarını azimle araştırıyor. Bu kapsamda ipad, şeker veya televizyon konu olarak ilk üçü oluşturuyor.

Meryem: Anne ipadle oynayiyim mi?
Ben: Hayır, şimdi olmaz.
Meryem:Anne ipadle oynayiyim mi?
Ben: Hayır dedim ya kızım.
Meryem: Tamam annecim.... Anne ipadle oynayiyim mi?
Ben: Meryem... Hem görüyorsun benim işim var ipadde
Meryem: Tamam, sen işini bitir. iki tane sonra ben aliyim mi?
Ben: Bakarız. [pes etme emareleri]
Meryem: ama iki tane bitti [o ne demekse] şimdi ben aliyim mi
Ben: Tamam ama bekle daha işim bitmedi.
Meryem: Tamammm.
Meryem: Anne ipadle oynayiyim mi?
Ben: Hayır Meryem, oynayamazsın hem lütfen başımda ısrar edip durma.
Meryem: ama sen yarın [biraz önceyi kastediyor] dedinki ben iki tane yapıyım verecem dedin.
Ben: Tamam Meryem alabilirsin.


Bu isteme daha çok ben birisi ile konuşurken oluyor. Önce hayır diyorum sonra o kadar çok konuşmamı bölüyor ki "tamam Meryem alabilirsin" diyorum.

Şekere gelince onun da yolunu yöntemini bir şekilde buluyor. Geçen gün ben almasına izim vermemiştim. Bir baktım Meryemden ses seda kesildi. Sonra baktık bu bizimki almış şeker kutusunu, gofreti yanına, geçmiş koltuğun arkasına. Orada önce gofretleri bir güzel bitirmiş sonra da lolipoplardan birisini açmaya çalışıyordu.

Televizyon konusunda da epey ısrarcıyız. Kendisine göre programların bir sıralaması var. Bizim izin verme olasılığımızı arttıracak şekilde soruyor.

Meryem: Anne kedi seyredebilir miyim [Tom and Jerry]
Ben: ııı
Meryem: O zaman Dora
Ben: ııı
Meryem: O zaman Shrek
Ben: ııı
Meryem: O zaman Kayu
Ben: ııı
Meryem: O zaman han' geçen seyrettiğin film vardı ya, onu...
Ben: ???

15 Ocak 2013 Salı

Pittsburg'da Yaşama Planları

Meryem oyun oynarken hayali farklı dünyalara dalıyor. Odasındaki üç katlı ranzavari oyuncak dolabının en üst katında iken bunlardan birisni benimle paylaştı.
Anne burası benim evim. Ben İsburg'da yaşıyorum [Pittsburg demek istiyor]. Ben kötü oldum [karlar kralicesinde Kay icine kotuluk aynasinin bir parcasi dustugu icin terk etmisti], uçağa bindim [Uzaktaki yerlere ucakla gidilir] ve buraya geldim. Burada tek başıma yaşıyorum. Burada ayrica penguenler var [Bu Pitsburgh'da yasayan arkadasim Miray'in Meryem'e oraya geldigi geldigi zaman giormeyi vaat ettigi sey).

Cocuklar nasil hayatin akisinda yasadiklari olaylarin minik minik parcalarini alip birlestirip yepyeni bir hikaye yaratabiliyorlar...


14 Aralık 2012 Cuma

Karlar Kraliçesi

Karlar Kraliçesi cocukluğumdan aklımda kalan sevgi ve arkadaşlığa farklı bakış açılarını içerisinde bulunduran bir masal. Bir tarafta sevgi ile paylaşabilen arkadaşlar diğer tarafta bencil, hırslı, sahiplenici arkadaşlar ve yol arkadaşları... Karın büyüleyici güzelliğini anlatışı mı yoksa karların güzelliğini ve kontrolünü kendinde toplayan bir kraliçenin varlığı mıdır tam bilemiyorum ama okuduğum zaman bu masalı çok sevdiğimi hatırlıyorum. Tabii bu çok öncedendi. Bu masalın yedi ayrı kısa hikayeden oluştuğunu şimdi bu masalı tekrar okuyunca farkettim. Snow Queen adresinden bu yedi kısa hikayeye ulaşabilirsiniz.

Bu kış döneminde Karlar Kraliçesi kukla gösterisi olarak çocuklara sunuluyor. Meryem artık 3.5 yaşında. Yani böyle bir gösteriden keyif alabilecek bir yaşa geldiği için hemen ikimiz için bilet aldım. Gösteri üniversite kampüsü içerisinde olan “Wharton Center” da. Burası tiyatro, müzikal, klasik müzik konseri, stand –up show gibisinden birçok gösteriye ev sahipliği yapıyor.

Meryem daha once Emre ile bir kez sinemaya gitmisti. Tiyatronun ne olduğunu ise bugün öğrenecekti. O açıdan hem o hem de ben çok heyecanlıydık. Wharton Center bizim üniversitenin gösteri merkezi ama ne gariptir ki buraya geldiğimizden beri benim için de bu bir ilk olacaktı. Emre ile ben kendimiz için bir zaman ayarlayıp bir türlü gelemiştik ve benim içimde yavaş yavaş büyüyen açlığı gösteri merkezine ait olan binadan içeriye girince daha çok hissettim Evli ve çocuklu olmak sanırım böyle birşeydi. İnsan belirli dönemlerde kendisini birçok şeyden soyutlamak durumunda kalıyor.


 
Bina içerisinde birçok gösteri salonu var. Biz biletimizi gösterip bizim gösterimizin olduğu salondan içeriye girdik. Salonun orta yerine gelen koltukların ön sıralarından kendimize iki kişilik bir yer bulabildik. Henüz gösterinin başlamasına yirmi dakika vardı. Eşyalarımızı bırakıp çocuklar için el işi aktivitelerinin olduğu salona gittik. Bu bir çocuk oyunu olduğu için çocuklar için gösterisinin temasına uygun el işi masaları hazırlamışlar. Meryem sıra ile bütün masalara uğrayarak kaz, geyik ve kar tanesi yaptı.






Daha sonra yerimize geçtik ve gösterinin başlamasının bekledik. Meryem’de neyi beklediğimizi tam olarak bilememin heyacanı ve sabırsızlığı vardı. Arka fonda bir müzik, yumuşak sesli bir anlatıcı eşliğinde sahneye çıkan insan/kuklalarla Karlar Kraliçesi gösterisi başladı.
Hikaye “kötülük aynası, küçük kız ve küçük oğlan çocuğu, çiçek bahçesi, prens ve prenses, hırsız kız, Finli kadın, kraliçenin şatosu ve eve dönüş kısımlarından oluşuyor. Kötülüğü temsil eden şeytan ve insanları çirkin gösteren şeytanın aynası ile hikaye başlıyor. Sonra iki yakın arkadaş olan Kay ile Gerdaye geliyor. Kötülük aynasının iki parçasının nasıl Kay’in gözüne ve kalbine geldiğini ve onu kötü yaptığını, sonra Kay’in herşeyi, herkesi ama en onemlisi en sevdiği arkadaşı Gerdayi gerilerde bırakarak Karlar Kraliçesi ile gittiğini anlatıyor. Gerda yolculuğu sırasında farklı arkadaşlar ediniyor. Bu arkadaşlıkları ona zaman zaman yolculuğunun asıl amacını unuttursa da Kayi arama yolculuğuna azimle devam ediyor ve en sonunda Karlar Kraliçesinin Şatosuna geliyor. Kaye SONSUZLUK kelimesini yazmasına yardımcı olarak onun özgürlüğüne kavuşmasını sağlıyor. Gerda’nin gözyaşları önce Kayin gözündeki cam parçasının sonra da kalbindeki cam parçasının çıkmasını sağlıyor ve birlikte eve dönüyorlar.

Biz her tiyatroya gittiğimizde Emre ile tiyatro mu sinema mı tartışması yaşarız. Sinemanın insanlara sunduğu görsel şovu tiyatrodan beklemek tabii ki mümkün değil ancak tiyatroyu neden sevdiğimi ve neden tiyatronun hep olması gerektiğine bu gösteriden sonra çok daha fazla inandığımı söyleyebilirim. Bir kere izleyici tiyatroda sinemada olduğu gibi pasif ve bireysel değil. Sahnede bir oyun sergileniyor ve bunun sadece bir oyun olduğunu herkes baştan kabullenmiş durumda. Oyuncular ve seyirciler arasında karşılıklı bir etkileşim var ve bu etkileşim gösteriyi daha canlı kılıyor. Seyirciler pasif ve kendi bireysel dünyalarında oyunu seyretmek yerine birlikte gülüyor ve alkışlıyorlar.  Her güzel işin sonunda takdir edilmesi gerektiğini pekiştiren kısım ise sonundaki alkış kısmı. Oyuncuların seyircinin alkışı ile sahneye gelerek seyirciyi selamlaması, sahnedekiler ve izleyiciler arasındaki etkileşimi güzel bir şekilde sonlandırıyor.

Meryem bu gösteriyi zevk alarak seyretti. Ama sadece gösteriyi değil, gösteriyi izleyen diğer çocukları, sık sık değişen dekoru ve sahnenin ışıklandırılmasını... 

Meryem ile gösteri sonrasında gösteri merkezini hızlı bir şekilde gezip arabamıza doğru yürümeye başladık. 



Yolda el ele tutuşan iki genci görünce bir şaşkınlık yaşadı. Bana onları göstererek “Ellerini tutmasına gerek yok. Onlar büyük ama”. Ona göre sadece çocuklar büyüklerin elini tutarlardı. Galiba biz Emre ile el ele tutuşmayalı epey bir zaman olmuştu. Çocukların ellerini tutmaktan ya da çocuk arabasını itmekten birbirimizi göremez olmuştuk. Ben Meryem’e birbirini seven insanların da ellerini tutabileceğini söyledim. Ardından bir NİYE sorusunu umarak. Tahmin ettiğim gibi Meryem NİYE diye sordu ama hemen önümüzden geçen yüksek topuklu ve siyah mini etekli bir kız dikkatini dağıtmaya yetmişti. Kızın ayakkabılarını bana göstererek “anne, ben o kızın ayakkabılarını çok sevdim” dedi. Önce parlak siyah renkli topuklu ayakkabılara gözüne takılmıştı. Sonra yavaş yavaş o ayakkabıların sahibi kıza doğru baktı ve kararını vermişti “anne ben o kızı çok sevdim.
Arabamıza binip de evin yolunu tuttuğumuzda çoktan uykuya dalmıştı bile...

3 Aralık 2012 Pazartesi

Kış Parıltıları

Küresel ısınmadan kaynaklı mıdır tam olarak bilemiyorum ama Aralık ayındayız ve hala kış gerçek anlamda geldi diyemem. Birkaç sulusepken atıştırması dışında ne kar yağdı ne de insanı iliğine kadar ısıtacak kadar havalar soğudu. Yine de hayat devam ediyor ve insanlar sanki kışmışcasına daha önceden planladıkları etkinliklerini uygulamaya koyuyorlarç Kar olsunö olmasın... Bu etkinliklerden birisine bu geçtiğimiz Cumartesi tüm aile katıldık. Etkinliğin adı "Winter Glow". Küçük bir alanı kaplayan kış ile özdeşleşmiş aktivitelerin bir araya getirildiği bir etkinlik. Kış sebzelerinin, mum ve benzeri süs eşyalarının satıldığı bir kaç tezgah dışında hemen hemen herşey ücretsizdi. Noel ve kış teması burada genelde birbirine geçtiği için süslemeler bu iki temayı birden barındırıyordu.

Bir köşede buzdan heykel yapımı vardı. Buzdan heykeller yapan adam bir noel ağacı yapmakla mesguldu. Kızağı yapmıs bitirmişti. Bir sonraki ürünü ise kardan adamdı. Bir süre bu adamın buzlara nasıl şekil verdiğini seyrettik. Sonra Meryem ile Bilge buzdan kızağın üzerine binerek hem soğuğu hissettiler hem de kızağın üzerinde poz verdiler.


Sıcak çikolata, tavuk-limon suyu çorbası, burada "chili soup" dedikleri içerisinde genelde kırmızı biber ve kıyma olan çorba kışın temel yiyecekleri biçimde tadıma sunuluyor. Fırında kestanenin dünya çapında değişmez kış geleneği olduğu burada kanıtlanmış oldu.

Kış ve noel temaları bir arada olunca ister istemez noel babanın kızağını çeken geyikler de süslemelerin bir parçası oluyor. Gariban geyik kafeslerin arkasında seyirlik bir şekilde duruyordu.


Tırmanmak bizim ailede çok popüler. Meryem fırsattan istifade bulduğu bir duvara tırmanırken.


Meryem'e sarı bir uçan balon alıp uçmasın diye koluna bağladık. Sonrasında Meryem ile ben at arabası üzerinde gezi için uzun bir sıranın sonuna geçerken Emre Bilge ile etrafı turladı. At arabasını beklemek düşündüğümüzden çok daha uzun sürdü. Bu sırada Meryem sırada hemen önümüzde buluna Drew adlı bir çocuk ile geçici arkadaşlık kurdu. Mümkün olduğunca az diyalog, bol hareket içeren bir arkadaşlıktı bu. Tipik Meryem arkadaşlığı. Birlikte koştular, hopladılar, balonlarını oynadılar. Uzun süren bir beklemeden sonra kısa at arabası yolculuğumuzu yaptık.


Atların arabaları görünce hızlanmaları Meryem'in çok hoşuna gitti. Bir de tabii nallarının çıkardığı sesler. At arabasından inince Emre'nin rehberliğinde etrafta çocukların hoşuna gidebilecek birkaç yere daha gittik. Biz sıra beklerken Emre boş durmamış etkinlik adına ne var ne yok öğrenmişti.

Önce Otelin içerisindeki süslü yılbaşı ağacına ve çocukların kucağına oturmak için sırada beklediği Noel Anne ve Noel Babaya baktık.

Sonra fotoğraf köşesine gelip başımıza geçirdiğimiz Santa şapkaları ve komik gözlüklerle bir aile fotoğrafı çektirdik.

Ardından ateş üzerinde pişen marshmallow keyfi. Kışın ve kamp alanlarının hemen hemen bir geleneği burada közde pişirilen marshmallowlar. Hatta özel bir adı var: "Smores". Smores kelime olarak "some more" yani biraz daha fazla kelimesinin birleştirilmiş hali. Diğer bir değişle bu ateş üzerinde yapılan marshmallowlar o kadar tatlı ki insan bir yiyince bir daha istiyor.

Emre ile Meryem marhmallowları tam kıvamında yapmayı başardılar. Dış kısmını çok yakmadan içini eritmişlerdi.

Günü akşam yemeği için yol üzerinden aldığımız sandviçlerle noktalayarak eve döndük.